« Önceki |

4/2/2010

Türk Sorunu 1: Toplumsal Çatışma Kültürü

Çatışma kültürünü içselleştirmiş toplumların en önemli temel karakteristik özelliği cehalettir. Toplum içerisindeki çatışmalar toplumun eğitim seviyesiyle orantılı olarak değişkenlik gösterir. En altta Afrika toplumları, sonrasında Ortadoğu toplumları, devamında ne acıdır bizim (Türk) toplumumuz çatışma kültürünü içselleştirmiş ve bu nedenle her yönden geri kalmış toplumlardır.

 

Toplumların eğitim seviyesine bağlı olarak yönetim biçimleri de farklılık gösterir. Ülkenin adı ne olursa olsun cahil bir toplum diktatörlük benzeri katı bir yönetim biçimiyle yönetilir. Eğitim seviyesi yüksek olan toplumlarda bu yönetim biçimi giderek kendini daha özgürlükçü bir hale dönüştürür.

 

Cahil toplumlarda bireyin fazla bir söz hakkı yoktur. Birey adına karar veren iradeler vardır. Bireyin kendine ait özgür fikirleri, farklı fikirleri olamaz. Bazen de karar vericiler toplumları kontrol altında tutabilmek için o toplumun bilerek ve isteyerek cahil kalmasını arzular.

 

Eğitim seviyesi belli bir düzeye ulaşmamış toplumları yönetim olarak özgürleştirmeye kalkarsanız, o toplumda birden bire çatışma kültürü yaratmış olursunuz. Bugün Irak’ta olduğu gibi.

 

Ülkemizde ise çatışma kültürünün ortaya çıkışı 1940’lı yıllara rastlar. İnönü dönemi kişi ve grupların çıkarlarının ön plana çıktığı rant dönemidir. Alt tabakanın, eğitimsiz halkın acı çekmesinde hala o dönemin izlerini görebiliriz. 1950’li yıllardan sonra azınlık yönetiminin halk yönetimine dönmesiyle birlikte, kutuplaşma meydana gelmiş ve çatışmalarla on yıllarımız heba olmuştur.

 

Ülkemizdeki çatışma kültürünün temelini kişisel çıkarlar, grup çıkarları ve anlamsız paranoyalar oluşturmaktadır.

 

Niyet sorgulama;

Gerek bireysel, gerekse toplumsal ölçekte Türk insanı herhangi bir olayla karşılaştığında niyet sorgulama yapar. Toplum liderleri, siyasilerimizde aynı şekilde niyet sorgulama yapar. Toplum için yapılan herhangi bir girişimin arkasında bir şeyler ararız. Bu girişimin arkasındaki kişisel ve grupsal çıkarları ararız. Bu noktada Türk toplumunun bir karakteristik özelliği daha çıkar karşımıza, art niyet. Atatürk’ün ölümünden sonra toplum liderleri kişisel ve grupsal çıkarlarını ülke ve millet çıkarlarının önünde tutmuştur. En tepeden başlayan bu çıkarcılık anlayışı dalga dalga en alta kadar ulaşmıştır.

 

Toplumsal bölünmüşlük ve çıkarcılık anlayışı bir araya geldiğinde on yıllar içerisinde çatışma kültürünü içselleştirmiş bir Türk toplumu çıkıyor karşımıza.

 

Samimiyet Sorgulama;

Yapılan bir eylemin amacına yönelik kaygılar samimiyet sorgulamaya neden olmaktadır. Yapılan eylem toplum çıkarına yapılıyormuş gibi görünebilir. Ancak biraz inceleme yaptığınızda çok daha başka amaçlara hizmet ettiği görülür. Mesele hayvancılıkla geçinen köylüleri desteklemek için büyük baş hayvanı olan köylülere doğrudan para veya yem yardımı yaparsınız. Ancak bu yardıma 50 baş hayvan şartı koyduğunuzda burada yapılmak istenen şey direk olarak sorgulanacaktır ve başka niyetler olduğu izlenimi uyandıracaktır. 50 baş hayvanı olan çiftçi zaten zengin bir çiftçidir. Onun devlet yardımına ihtiyacı yoktur. Asıl 3-5 baş hayvanı olan çiftçi zor durumdadır ve siz devlet olarak onun için hiçbir şey yapmamış olursunuz. Sonuç olarak devlet zengini daha zengin fakiri daha fakir yapacak bir uygulama yapmış olur. Ama adı çiftçiye doğrudan destektir.

 

Toplumda bu türden kaygılar ne yazık ki en yüksek seviyededir. Bu nedenle herkes karşısındakinin niyetini sorgular, samimiyetini sorgular.

 

Ülkemizde son 20 yıldır bilginin hızla yayılmasıyla birlikte bir geçiş dönemi yaşanmaktadır. Bunda özel televizyon ve radyo kanallarının çoğalması, internetin hayatımıza daha çok girmesi, iletişim olanaklarının çoğalması ve iletişimin hızlanmasının oldukça fazla etkisi vardır. Her 10 yılda bir fikirsel bazda bir değişim yaşandığını düşünürsek sanıyorum sağlıklı bir toplum için yaklaşık 20 yıl daha geçmesi gerekir. Yani 40 yıllık bir geçiş dönemi.

 

Sevindirici olan bir gelişme ise ağır ve zorda olsa toplumsal bir bilinç yavaş yavaş oluşmakta. Bundan 40-50 yıl önce fiziksel olarak çatışan toplumumuz bugün fikirsel olarak çatışmaya devam etmektedir. Fikirsel çatışmanın teselli veren tek yönü fiziksel çatışmada olduğu gibi insan kayıpları olmaması, dikta rejimlerine daha az ihtiyaç duyulmasıdır.

 

Toplumsal çatışmalara kişi ve grup çıkarlarının neden olmasının yanında anlaması zor bir şekilde insanların beyin yapılarıyla da ilgisi olduğunu düşünüyorum. Ben buna paranoyak düşünce yapısı diyorum. Paranoyak düşünce yapısında, karşıt görüşü savunan kişi düşman olarak, bölücü olarak veya vatan haini olarak tanımlandırılır. Aslında bu paranoya söz sahibi toplum liderleri tarafından topluma yavaş yavaş işlenmiş ve topluma empoze edilmiş anlamsız ve mantıksız bir şeydir.

 

Bu paranoyaya sahip insanlar, toplum liderinin yaptığı her yeniliğin arkasında bir şeyler aramaya başlar. Mesela Atatürk öldüğünden beri iktidara gelen bütün hükümetler istinasız Amerikan uşağı olmuştur. Belki Ecevit’i bunun dışında tutabiliriz. Ancak onunda Oval ofiste çekilmiş fotoğrafını görenler ne kadar aciz bir insan duruşu sergilediğini düşünebilirler.

 

Peki toplumumuz çatışma kültüründen nasıl kurtulabilir? Aslında ben çok basit bir ortak payda biliyorum. Ancak bu ortak payda hakim toplumsal anlayıştan ötürü pek rağbet görmüyor. Çatışmadan kurtulabilmemiz için “Türkiye” ortak paydasında birleşmeliyiz. Yani yapılan her yenilik bu ülke için, bu ülke insanları için olmalı.

 

Ancak, toplum liderleri her ne kadar demokrasi, laiklik, barış gibi sözler sarf etse de, en yukarıdan en aşağıya kadar herkes kişisel çıkarlarını ve kişisel çıkarlarını garantiye alan grupsal çıkarlarını gözetmektedirler. Ve bu anlayış en tepeden en aşağıya kadar bütün toplum liderleri tarafından benimsendiğinden, mevcut şartlarda bunu zorladığından dolayı bu ülkenin çıkarcılık anlayışını terk etmesi uzun zaman alacaktır.

 

Haliyle insan üzülüyor. 1990’lı yıllarda anlamsız bir şekilde özel radyoların yasak olduğunu düşünürseniz, bugün artık Kürtçe televizyon yayını yapıldığını düşünürseniz, aslında korkularımızın ne kadar yersiz olduğunu görebilirsiniz.

 

Bugün öyle korkular topluma empoze edilmeye çalışılıyor ki, herhangi bir eylem yapmasanız bile, herhangi bir şeyin sadece sözü edilse bile, anlamsız bir toplumsal dirençle karşılaşıyorsunuz.

 

Toplum liderleri arasında yaşanan fikirsel çatışmalar, ülkemizde aynen toplum tabanında da yaşanmaktadır. O yüzden toplum liderlerimize bu konuda büyük görevler düşmektedir. Enerjimizi anlamsız çatışmalarla harcamak yerine ülkemin halihazırda çözülmemiş sorunlarını çözmek için harcamalıyız.

 

Çatışma kültürünün, demokrasiyle doğrudan bir ilişkisi vardır. Sorunlarını sağduyulu ve mantıklı bir şekilde çözmeyi başarmış toplumlarda demokrasi tam anlamıyla işlemektedir. Ancak bizim gibi çatışma kültürüne sahip toplumlarda demokrasi tam anlamıyla yaşanılamaz. Bunun bizzat vatandaşlarımız bile farkında. Demokrasisi tam olarak işleyen hiçbir ülkede seçim barajı yoktur. Bizim ülkemizdeki demokrasinin gelişmesinin önündeki en büyük engel mevcut seçim sistemidir. Bu sistemde %10 seçim barajı vardır ve milletvekili adaylarını parti başkanlarını seçer.

 

Eğer bu ülkede seçim barajı olmasaydı, ülkemin tüm insanları mecliste temsil edilebilecekti. Gerçek demokrasi budur. Ancak ne acıdır ki, böyle bir sistem gelse, kurulacak olan hükümet koalisyon hükümeti olacak ve bu halde bile çözülmeyen sorunlarımız tamamen çözümsüz bir hale gelecek.

 

İçinde bulunduğumuz vahim durumu sanırım daha iyi anlıyorsunuz, şu an. Ben umutsuzda olsam her vatandaşımı ve her toplum liderimi Atatürk gibi vatansever olmaya davet ediyorum. İyi niyetle, sinsi hesaplar yapmadan, el ele vererek şu sorunlarımızı çözelim.

 

Siyasi parti liderleri hiç korkmasınlar. AKP, CHP, MHP mevcut oy potansiyellerini aynen koruyacaklardır. Oy kaygısı gütmeden yapalım şu işleri. Demokrasimiz yarım. Hukuk sistemimiz yerlerde sürünüyor. Üniversitelerimiz, ilkokullardan cahil. İstihdam sorunumuz had safhada. İnsanlar işsiz. Bırakalım kadrolaşma yarışını. Bırakalım milletin gözünü boyamaya çalışmayı. Televizyonlarda siyasilerin hiçbir işe yamayan boş çatışmalarını izlemek istemiyor artık bu millet. Ülkem insanı 50 yıldır aynı dertle savaşıyor. Geçim derdi. Üçkağıtçılıkla, oyunlarla, yalanlarla, kandırmalarla, yürümesin bu kervan artık. Dürüstlüğe, çalışkanlığa ihtiyacımız var.

 

Toplum liderlerinin bütün davranışları, toplum tabanında aynen karşılık bulmakta. Örnek olun bu millete. Öfkeyle kinle değil, güvenle sağduyuyla yaklaşalım artık birbirimize. Umudumu kaybetmek istemiyorum ama, çok üzülüyorum, çok.

1/2/2010

Ülkem İnsanı Borç-Faiz Sarmalı İçinde Sıkıştı.

2001 krizinde dibe vuran ekonomiyi ayağa kaldırmak için AKP hükümeti iktidarının ilk yıllarında yoğun bir çalışma içine girdi. Ülke korkunç bir borç ve korkunç bir faiz batağındaydı. Kısa-orta vadeli, yüksek faizli iç ve dış borçlar uzun vadeli düşük faizli borçlara çevrildi. Aradan 7 yıl geçmesine rağmen hala ödediğimiz dış borç faizleri çok yüksek. AKP hükümeti yine iktidarının ilk yıllarında batan bankaların yükünü omuzlamak zorunda kaldı. Batan bankalar yüzünden milyonlarca lira ülkem insanının cebinden çıktı. Bankalar bir daha sorun çıkarmasın diye bankaları sağlama alan yeni kanunlar çıkartıldı. Bunun faydasını geçen yılki küresel krizde gördük. Ancak bunun faydasını sadece bankalar gördü. Bizler, millet olarak ezildik.

 

Televizyon ekranlarında son yıllarda artan ihracat rakamları sürekli söylenir oldu. Ancak ne hikmetse ithalat rakamları söylenmiyor. Neden? 100 milyar dolarlık ihracat yapmışız, 160 milyar dolarlık ithalat. Kimi kandırıyoruz Allah aşkına.

 

5 yıl önce iç ve dış borç 200 milyar dolar civarındaydı.Şimdi 400 milyar dolar civarında. Bu borç ha özel şirketin olsun ha devletin. Ne fark eder. Sonunda battığında yabancının boyunduruğunda değil misin?

 

AKP hükümeti iktidara geldiğinden bu yana çok güzel işlere imza atmıştır. Yaptıklarını değil, yapmadıklarını yada yanlış yaptıklarını söyleyeceğim.

 

Bankaları sağlama almak güzel. Ancak ayarı kaçırmıştır. Vatandaş-banka dengesi bankalardan yana daha ağır basmaktadır.

 

Devlet oy kaygısıyla sosyal devlet rollerini oynuyor. Ancak öte taraftan bütçeyi doğrultmak için özel bir şirket gibi davranıyor. Hükümetin tek derdi bütçeyi doğrultmak. Bunun içinde geçmiş hükümetlerdeki gibi en kolay yola başvuruyor, zam.

 

Hükümet bankalar ve özel şirketler aracılığı ile vatandaşlarını sömürüyor. Cazip fırsatlarla, kredi kartlarıyla vatandaşlar tüketime teşvik ediliyor ve sürekli borçlandırılıyor. Hükümet özelleştirme yapıyor. Yükü üzerinden atıyor. Bankalar ve özel şirketlerle anlaşıp vatandaşın üzerine yüksek vergiler yüklüyor.

 

Sayın Recep Tayip Erdoğan, vatandaşın yastık altında artık parası kalmadı. En zenginler bile zor durumda. İnsanları bilerek ve isteyerek borç-faiz sarmalının içine çektiniz. Bunu belki siz yaptınız. Belki de yabancı oyuncular. Borç-faiz sarmalı on yıllardan beri Dünya’nın çeşitli yerlerinde uygulanan bir sistemdir.

 

Uyguladığınız politikalar yüzünden sadaka toplumuna doğru bir gidiş söz konusu. Bunu siyasi bir iktidar aracı olarak kullanıyorsunuz. Bunlar doğru davranışlar değildir.

 

Devletin yapması gereken insanların bireysel refah düzeylerini yükseltmektir. Hiç akıl-mantık alıyor mu, bir ülkede asgari ücret açlık sınırının altında olacak. İşsizlik almış başını gidiyor. İstihdam sağlamakla ilgili bir programınız var mı?

 

Son yıllarda uyguladığınız politikalar yüzünden vatandaşın refah düzeyi değil, ödediği borç-faiz düzeyi yükseliyor. Kredi kartı kullananlara kızıyorsunuz. Çocuk okutan asgari ücret çalışanları nasıl okutuyorlar o çocuklarını bilginiz var mı?

 

Vergi sistemi hala düzeltilmedi?

 

Yargı sistemi hala düzeltilmedi. Bu ülkede hukuk yoktur. Bırakın Anayasayı felan. Dünya’ya örnek bir hukuk sistemi yapalım. Batı hukuku değil, doğu hukuku da değil. Bir kız çocuğu taş atıyor, 7 yıl yiyor. Öte tarafta adam öldürüyorlar 2 yılda çıkıyor. Bu nasıl adalettir?

 

Ülke gündemini boş şeylerle doldurmayın. Vatandaşın birinci gündem maddesi, ekonomi.Kamuoyu’na da yanıltıcı beyanlarda bulunmayın. Ne devlet ne millet borçla hiçbir yere varamaz.

 

Çarpık düzeni düzeltmezseniz, gelecekte aynı çarpık düzeni başkaları kendi çıkarları adına kullanmaya devam edecekler. Bu ülke, bu millet artık çarpık düzeni hak etmiyor.

 

Demokrasi denip duruluyor. Bir ülkede %10 seçim barajı varken demokrasiden bahsedilir mi Allah aşkına.

 

Anayasadan önce doğru düzgün çalışan bir hukuk sistemi kurmalısınız. Çok basit davalar bile yıllarca uzayıp gidiyor. Allah korusun mahkemeyle bir işimiz olsa yandık. Hepsinden önce insanları birer sömürü aracı olarak görmeyi bırakın. Sağılacak inek gözüyle bakmayı bırakın. İnsanları denetleyin. Denetlemezseniz, kimin ne kadar kazandığını nerden bileceksiniz?

 

Devlet resmen vatandaşından haraç alıyor bugün. Bunlar vergi felan değil.

 

Benzine, mazota, gaza %600-700 vergi,bu nedir ya?

Sigaraya, içkiye yine aynı.

Temel gıda maddelerine yine aynı.

Devletin zorunlu ihtiyaçlardan aldığı vergiler akıllara zarar. Tabi böylesi en kolay. Direk vergi almak zor, kim uğraşacak. Toplanan vergilerin %70’i ÖTV-KDV. Söylediğim rakamlar tahmini. Ama durumun vehametini anlatmaya yetiyor.

 

Sayın başbakanım, oy ve iktidar kaygısını bırakın. İnsanlar size hala güveniyor. Ancak bu güvenleri giderek azalıyor. Bu millet sizi, ülkeyi, dolayısıyla kendilerini daha iyi bir hale getiresiniz diye seçti. Ülkenin durumu size göre belki iyi ama millet 2001 yılından daha vahim bir durumda. Enflasyon ekonomisini özler oldu. Eskiden insanların birikimleri vardı. Kıyıda kenarda 3-5 bin lira paraları vardı. Ancak bugün 10-15 bin lira borçları var.

 

Eskiden insanlar birikimleriyle ev, araba alıyordu. Bugün borçla. Ama o borçla aldığı arabaya yüksek miktarda vergi ve faiz ödüyor. Yazık değil mi? Ülkemde aynı şekilde dışarıya yüksek miktarda borç faizi ödüyor, yazık değil mi? Ben size sormaz mıyım. 8 yıldır iktidardasınız ülkenin borcu ikiye katlandı. Bütün vatandaşlar borç içinde yüzüyor. Siz ne yapıyorsunuz diye.

 

Umarım bundan sonra eski samimi yıllarınıza döner, ülkenin gerçek sorunlarıyla ilgilenirsiniz.

 

Ekonomi, hukuk, demokrasi…

Borç-faiz sarmalı, işsizlik…

Çarpık vergi sistemi…

Çarpık adalet sistemi…

Çarpık seçim sistemi…

31/12/2009

Sayın Başbakan, Para Pul Neyse, CHP Nutuk'u Bile Yasaklatmış

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2010 yılı bütçe görüşmelerinde İsmet İnönü'nün paraların, pulların üzerinden Atatürk resimlerini kaldırdığını yeniden gündeme getirdi ve haklı olarak "CHP Atatürkçülüğü"nün samimiyetini sorguladı.

 

Ne var ki, İsmet İnönü'nün 1938 Kasım'ından 1950 Mayıs'ına kadar yaklaşık 12 yıl süren cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk'ün gölgesinde kalmak istemediğini, hatta onu bir kenara bırakmak ve kendisini öne çıkartma suretiyle "aşmak" istediğini gösteren pek çok başka kanıt bulunabilirdi. Bence Başbakan'ın bu konudaki söyleminin çapını genişletme zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir bile.

 

Mesela Attilâ İlhan'a bakarsak, İnönü dönemi bir "dikta" yönetimidir ve "seçkin aydınlarla eşraf ve bürokrasi üçgenine dayanan, savaş vurguncularıyla el altından işbirliği yapan merkeziyetçi", yüzeysel Batıcı "faşizan bir dikta"dır.

 

Epeyce ağır ithamlar değil mi? Ancak o kendine mahsus dobralığıyla daha fazlasını da söylüyor Attilâ İlhan. Kendisinden dinleyelim mi bu sert görüşlerini?

 

"İkide bir, Atatürkçülük adına, birtakım siyaset esnafı ortaya çıkmakta, yasakçılık etmektedir. Demokrasiyi korumak bahanesi altında gerçekleştirmek istedikleri yasaklar, aslında demokrasiyi değil, İnönü diktası türünden bir diktayı öngörmekte, özlemektedir. (...) Bu perspektiften bakıldı mı, 27 Mayıs'ın, 12 Mart'ın aslında Atatürkçülük filan değil, bal gibi İnönücülük olduğu hemen görülür. (...) Benim kestirmeden İnönücülük' dediğim o 'resmî' Atatürkçülük en mükemmel ifade ve uygulamasını 40 yıllarında bulur ki, o da faşizan bir dikta, Tanzimat türünden bir batıcılık, üst yapısal kültür aktarmalarıyla kişilik kaybını ilerleme sayan bir tatlısu alafrangalığıdır." (Hangi Atatürk, Ankara 1982, Bilgi Yayınevi, s. 50-53)

 

Sadece söylemde kalan şekilci 'büst Atatürkçülüğü', İnönü döneminin eseridir. Ancak nedense Atatürk'ü yere göğe sığdıramadıklarına dair nutuklar atan CHP'liler, o sıralarda çok önemli işleri olduğundan olacak, Anıtkabir'in yapımını nedense bir türlü bitirememiş (!), "ebedî istirahatgâh"ı tamamlamak Adnan Menderes ve Celâl Bayar'ın Demokrat Parti'sine nasip olmuştur.

 

Ayrıca resmî dairelerden Atatürk resimlerinin kaldırılması da aynı dönemin önemli bir icraatı olarak göze çarpar. Sessiz sedasız "Millî Şef" İnönü'nün resimleri almıştır Atatürk resimlerinin yerini.

 

Yeterince dikkat edilmeyen bir tavır değişikliği de İnönü'nün, Atatürk'ün "Nutuk"unu yasaklatmasında görülür.

 

Gazi Mustafa Kemal'in "Nutuk" adlı eseri, bizzat kendisi tarafından CHP'nin 2. Kurultayı'nda okunmuş ve yine CHP tarafından "Cumhuriyet'in temel kitabı" olarak kabul edilmiş olmasına rağmen, İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde asla basılmamıştır. Tam 12 yıl boyunca yasak kitap olarak kalan "Nutuk", 1938'den sonra ilk kez Adnan Menderes iktidarında basılabilmiştir.

 

Durun, son olarak 1938'de bastırılan Nutuk'un 4. basımının ancak 1950 yılında gerçekleştirilebilmiş olmasından ibaret değildir vahamet. Aynı zamanda manidar bir şekilde bu dönemde İnönü'nün "Nutukları"nın öne çıkarıldığını da görürüz.

 

Mesela 1946 yılında devlet tarafından "İnönü'nün Söylev ve Demeçleri"nin ilk cildi yayınlanmıştır ki, bunun da bir yıl önce basılan "Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri"ne nazire olarak yayınlandığı anlaşılmaktadır.

 

Hatta Taksim'de, Gezi Parkı'nın meydana bakan yamacına devasa bir İnönü heykeli konulacakken, CHP iktidarının vadesi yetmemiş ve sonra da bir daha yerine konulamamıştır. Aynı dönemde Türkiye'nin il ve ilçelerinin İnönü heykelleriyle donatıldığını biliyoruz.

 

Bu kısa gezintiden anlaşılacağı gibi, İsmet İnönü, Atatürk'ün gölgesinde kalmamak için önce 1939'da Meclis'te kendi kadrosunu oluşturmuş, ardından para ve pullardan, resmi dairelerden onun resimlerini kaldırarak kendi resimlerini koydurmuş, heykellerini diktirmiş, "Nutuk"u da yasaklatmıştı. Bu yüzden diyorum ya, 1939'dan itibaren yeniden formatlanan Cumhuriyet ve Atatürk imajı, 1960'tan sonra bu defa da darbelerle birlikte yayılmış olan bazı sahte Atatürkçülüklerle kaynaşmış, ortaya günümüzde sistemi kilitleyen bir 'Atatürk' ve 'laiklik' algısı çıkmıştır.

 

Hem bunların Atatürkçülüğünün samimi bir tarafı olmadığını "Nutuk"u bile daha eli yüzü düzgün bir şekilde yayınlamadıklarından da anlayabilirsiniz. Orijinal "Nutuk" ile bugün elimizde bulunan "nutuklar" arasında korkunç farklar vardır ve bunların çoğu da metni çarpıtma boyutlarına varacak vahim hatalardır.

 

Doğu Perinçek ve ekibinin hazırladığı "Atatürk'ün Bütün Eserleri" de gereken özenden mahrum bir şekilde çıkmaktadır. Mesela, Mustafa Kemal'in 22 Mayıs 1912'de Derne'den Kerim Bey'e yazdığı ve gözlerinin rahatsızlığından söz ettiği mektuptaki hatalardan birkaçını görelim ve tek bir mektup metninde bu hatalar oluyorsa diğerlerinin durumunu tahmin edersiniz. "Muazzez" kelimesi "aziz" okunmuş. "Bu güzel ve vefakâr arkadaşlarla" ifadesi "Bu fedakâr ve vefakâr arkadaşlarla" olmuş."Enver Bey"in "Bey"i nedense atılmış. "Hoybu" adlı yer ismi "Cabu" okunmuş. En önemlisi de, "Bu mektubun size ulaşacağından emin olmadığım için" ifadesi "emin olduğum için" yapılarak anlamın tamamen tersine çevrilmesidir. Bir de metnin sonuna ilave ettiği 7 satırlık özel not, esere alınmamıştır.

 

Gördüğünüz gibi iki sayfalık bir metindeki pek çok hatadan seçtiğimiz bu örnekler aslında Atatürk'ü kullanmak isteyenlerin samimiyetini ve ciddiyetini gözler önüne serecek niteliktedir. Daha orijinal metinler üzerinde yapılan mıncıklamalara giremedik. En basiti, Hikmet Bayur'un 'Belleten'de (Sayı: 93, Ocak 1960) Atatürk'ün bir mektubunu yayınlarken orijinal nüshanın bazı kısımlarını çıkartmasıdır. Tabii Afet İnan'ın "Karlsbad Defterleri"ni yayınlarken aynı makaslama işlemini yaptığını unutmayalım.

 

Velhasıl para pul meselesi, çok daha derin köklere sahip bir operasyonun sadece görünen kısmıdır. Alta bakma cesareti olanlar varsa buyursunlar.

 

Not: Alıntıdır.

Kaynak: Mustafa Armağan

 

Benzer yazılar

Atatürk'ün son sözleri, İsmet İnönü ve Adnan Menderes

Atatürk ile İnönü kavgası

 

24/12/2009

Apo'cu-PKK'cı Aydın,Yazar ve Siyasilere Bir Çift Söz.

Herkes şunu kafasına iyice soksun. İmralı’da yatan Abdullah Öcalan isimli şahıs, bu milletin “milli mahkum” u dur. Bu adam PKK adlı terörist bir örgütün başıdır. Bu adam binlerce insanın ölümünden sorumludur. Yakalandığı dönemin siyasi iktidarının bu adamı asamamış olması, bu adamı bugün siyasi bir idol haline getirmenize gerekçe değildir. Bu adam hayatının son nefesine kadar parmaklıklar ardında kalacak ve o şekilde ölecektir.

 

Bugün, Erdoğan hükümetinin başlatmış olduğu “demokratik açılım” a karşı,  bazı çevrelerin “Kürt sorununun” çözümünde Apo’yu ve PKK’yı muhatap olarak göstermeye çalışması utanç verici bir olaydır. Apo denen şahsın ne Kürt sorununa, ne demokratik açılıma, ne Kürt vatandaşlarımızın çeşitli sorunlarının giderilmesine en ufak bir katkısı veya etkisi olamaz.

 

Apo denen şahsın yapabileceği tek şey, kendi içinde bulunduğu şartları daha iyi bir hale getirebilecek beyanlarda bulunmaktır. Ağzından “Abdullah Öcalan” kelimesi çıkan her şahıs bu ülkeye ve bu ülkenin insanlarına ihanet etmektedir.

 

Her ne surette olursa olsun, demokratik açılım sürecinde ne Apo ne de PKK muhatap alınmayacaktır. Demokratik açılım sürecinde muhatap alınacak tek zümre Kürt vatandaşlarımızdır, bu vatandaşlarımızı temsil eden sivil toplum kuruluşlarıdır. Bunun dışında ha bire Apo ve PKK’yı muhatap olarak gösteren kişiler hiçbir şekilde dikkate alınmayacaktır.

 

Buna göre herkes ayağını denk alsın. Kürt vatandaşlarımızın daha iyi şartlarda bir yaşam sürdürmesini isteyen herkes beri gelsin. Apo’cu ve PKK’cılar si….. gidebilir. Osman Baydemir başta olmak üzere.


11/12/2009

DTP Kapatıldı.DTP Nerede Hata Yaptı?

Öngörüldüğü üzere 11.12.2009 tarihinde, yani bugün DTP kapatıldı. DTP’nin kapatılmasıyla sonuçlanan 2 yıllık süreç içinde DTP nerede hatalar yaptı? Bu hatalarını telafi etmek ve kapatılmasını önlemek adına neden olumlu hiçbir harekette bulunmadı?

 

Özellikle Ahmet Türk, sürekli demokrasiden ve barıştan söz etti durdu. Ancak bu söylemlerin samimiyetten oldukça uzak olduğu görüldü. Ahmet Türk “barış istiyoruz” dediğinde sokaklar savaş alanına dönüyor, radikaller azdıkça azıyordu. Sanki “barış istiyoruz” sözü sokakları ve Kürt radikalleri harekete geçirmek için bir parola gibiydi. Ahmet Türk ya Dünya’nın en beceriksiz, sözü dinlenmeyen bir parti başkanıydı yada kameralara sürekli yalan söylüyordu.

 

AKP demokratik açılıma girişmiş, Kürtlerin kültürel ve etnik hakları geri verilmeye başlanmış, barış ve özgürlük söylemleri meydanlarda söylenmeye başlamışken, kendini Kürtlerin temsilcisi olarak gösteren DTP konuya muhatap olarak ya Öcalan’ı yada PKK’yı gösteriyor. O zaman sormazlar mı adama “sen nasıl temsilcisin” diye?

 

DTP, bu tavrıyla resmen ben Kürt halkının değil, ağaların, PKK’nın temsilcisiyim demiştir. Sokaklar savaş alanına döndüğünde olayları yatıştırmak yerine, elinde benzinle gitmiştir yanlarına o kalabalıkların. Bu mudur demokrasi, bu mudur özgürlük?

 

DTP yöneticileri genel olarak oldukça beceriksiz ve cahil kişilerdi. Her nasılsa seçilmiş olmalarına rağmen sorumluktan kaçan kendilerine verilen vekillik görevini layıkıyla yerine getiremeyen kişilerdi. Hiçbir zaman ellerini taşın altına koymadılar. Hiçbir zaman sorumlu bir şekilde davranmadılar. Barış dediler, savaş çıkarttılar. Ey DTP’liler, siz insanlarla dalga mı geçiyorsunuz, yoksa bu toplumu salak mı zannediyorsunuz?

 

Aslında bütün mesele Kürtlerin kontrolünü ellerinden kaybetme korkusu. Demokratik açılım Kürt ağaların işine gelmez. Onlar ırgat gibi kullanacak neferler isterler. Ey Kürt kardeşlerim; DTP sizin gelişmenizi, kalkınmanızı istemiyor. Sizin huzura, refaha sahip olmazı istemiyor. Sizi korkuyla sindirip, istediklerini yaptırmaya çalışıyor. Burada en çok zarar görenler sizlersiniz. O halde artık kendinize geliniz, PKK’ya ve kendi içinizdeki hainlere pirim vermeyiniz.

 

Sizin liderleriniz gelişmiş ve kalkınmış, özgür ve bağımsız bir Kürt toplumu istemiyor. Artık bunu görün. Sokakları daha ne kadar savaş alanına çevirebilirsiniz? Bunu yaparsanız kim zarar görecek? Yine sizler zarar göreceksiniz. Kürt kökenli vatandaşlarımızın, başbakanımızın başlatmış olduğu demokratik açılıma destek vermelerini istiyorum. Bu açılıma sahip çıkın. Sahip çıkın ki, PKK’ya ve içinizdeki baskıcılara karşı güçlü durabilesiniz? Sahip çıkın ki bütün bu gelişmeler ışığında bölgenize iş imkanları gelebilsin. Barış,huzur,iş,aş,ekmek gelebilsin.

 

Devlet, hiç bir zaman olmadığı kadar yanınızda. 25 yıldır askerin yapamadığını kendi barış ve huzurunuz için çok kısa bir sürede sizler yapabilirsiniz. PKK’ya karşı durun. Bunu kendiniz için yapın. Zira on yıllardan beri en çok zararı sizler gördünüz. Bölgeye barışın, özgürlüğün, huzurun ve güvenin gelmesi en çok size bağlı.

 

Demokratik açılım sürecinde olumlu adımlar atıldıkça, içimizdeki hainler birer birer gün yüzüne çıkıyor. Allah bu ülkenin insanlarına sağduyu, sabır ve akıl ihsan eylesin.Son olarak CHP ve MHP’yi kendi kamuoylarına oynamayı bırakıp, bu ülkenin geleceği için açılıma destek vermeye çağıyorum.Ben sizi sorgulayamam ama tarih bir gün sizleri sorgular.