« Önceki |

31/12/2009

Sayın Başbakan, Para Pul Neyse, CHP Nutuk'u Bile Yasaklatmış

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2010 yılı bütçe görüşmelerinde İsmet İnönü'nün paraların, pulların üzerinden Atatürk resimlerini kaldırdığını yeniden gündeme getirdi ve haklı olarak "CHP Atatürkçülüğü"nün samimiyetini sorguladı.

 

Ne var ki, İsmet İnönü'nün 1938 Kasım'ından 1950 Mayıs'ına kadar yaklaşık 12 yıl süren cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk'ün gölgesinde kalmak istemediğini, hatta onu bir kenara bırakmak ve kendisini öne çıkartma suretiyle "aşmak" istediğini gösteren pek çok başka kanıt bulunabilirdi. Bence Başbakan'ın bu konudaki söyleminin çapını genişletme zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir bile.

 

Mesela Attilâ İlhan'a bakarsak, İnönü dönemi bir "dikta" yönetimidir ve "seçkin aydınlarla eşraf ve bürokrasi üçgenine dayanan, savaş vurguncularıyla el altından işbirliği yapan merkeziyetçi", yüzeysel Batıcı "faşizan bir dikta"dır.

 

Epeyce ağır ithamlar değil mi? Ancak o kendine mahsus dobralığıyla daha fazlasını da söylüyor Attilâ İlhan. Kendisinden dinleyelim mi bu sert görüşlerini?

 

"İkide bir, Atatürkçülük adına, birtakım siyaset esnafı ortaya çıkmakta, yasakçılık etmektedir. Demokrasiyi korumak bahanesi altında gerçekleştirmek istedikleri yasaklar, aslında demokrasiyi değil, İnönü diktası türünden bir diktayı öngörmekte, özlemektedir. (...) Bu perspektiften bakıldı mı, 27 Mayıs'ın, 12 Mart'ın aslında Atatürkçülük filan değil, bal gibi İnönücülük olduğu hemen görülür. (...) Benim kestirmeden İnönücülük' dediğim o 'resmî' Atatürkçülük en mükemmel ifade ve uygulamasını 40 yıllarında bulur ki, o da faşizan bir dikta, Tanzimat türünden bir batıcılık, üst yapısal kültür aktarmalarıyla kişilik kaybını ilerleme sayan bir tatlısu alafrangalığıdır." (Hangi Atatürk, Ankara 1982, Bilgi Yayınevi, s. 50-53)

 

Sadece söylemde kalan şekilci 'büst Atatürkçülüğü', İnönü döneminin eseridir. Ancak nedense Atatürk'ü yere göğe sığdıramadıklarına dair nutuklar atan CHP'liler, o sıralarda çok önemli işleri olduğundan olacak, Anıtkabir'in yapımını nedense bir türlü bitirememiş (!), "ebedî istirahatgâh"ı tamamlamak Adnan Menderes ve Celâl Bayar'ın Demokrat Parti'sine nasip olmuştur.

 

Ayrıca resmî dairelerden Atatürk resimlerinin kaldırılması da aynı dönemin önemli bir icraatı olarak göze çarpar. Sessiz sedasız "Millî Şef" İnönü'nün resimleri almıştır Atatürk resimlerinin yerini.

 

Yeterince dikkat edilmeyen bir tavır değişikliği de İnönü'nün, Atatürk'ün "Nutuk"unu yasaklatmasında görülür.

 

Gazi Mustafa Kemal'in "Nutuk" adlı eseri, bizzat kendisi tarafından CHP'nin 2. Kurultayı'nda okunmuş ve yine CHP tarafından "Cumhuriyet'in temel kitabı" olarak kabul edilmiş olmasına rağmen, İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde asla basılmamıştır. Tam 12 yıl boyunca yasak kitap olarak kalan "Nutuk", 1938'den sonra ilk kez Adnan Menderes iktidarında basılabilmiştir.

 

Durun, son olarak 1938'de bastırılan Nutuk'un 4. basımının ancak 1950 yılında gerçekleştirilebilmiş olmasından ibaret değildir vahamet. Aynı zamanda manidar bir şekilde bu dönemde İnönü'nün "Nutukları"nın öne çıkarıldığını da görürüz.

 

Mesela 1946 yılında devlet tarafından "İnönü'nün Söylev ve Demeçleri"nin ilk cildi yayınlanmıştır ki, bunun da bir yıl önce basılan "Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri"ne nazire olarak yayınlandığı anlaşılmaktadır.

 

Hatta Taksim'de, Gezi Parkı'nın meydana bakan yamacına devasa bir İnönü heykeli konulacakken, CHP iktidarının vadesi yetmemiş ve sonra da bir daha yerine konulamamıştır. Aynı dönemde Türkiye'nin il ve ilçelerinin İnönü heykelleriyle donatıldığını biliyoruz.

 

Bu kısa gezintiden anlaşılacağı gibi, İsmet İnönü, Atatürk'ün gölgesinde kalmamak için önce 1939'da Meclis'te kendi kadrosunu oluşturmuş, ardından para ve pullardan, resmi dairelerden onun resimlerini kaldırarak kendi resimlerini koydurmuş, heykellerini diktirmiş, "Nutuk"u da yasaklatmıştı. Bu yüzden diyorum ya, 1939'dan itibaren yeniden formatlanan Cumhuriyet ve Atatürk imajı, 1960'tan sonra bu defa da darbelerle birlikte yayılmış olan bazı sahte Atatürkçülüklerle kaynaşmış, ortaya günümüzde sistemi kilitleyen bir 'Atatürk' ve 'laiklik' algısı çıkmıştır.

 

Hem bunların Atatürkçülüğünün samimi bir tarafı olmadığını "Nutuk"u bile daha eli yüzü düzgün bir şekilde yayınlamadıklarından da anlayabilirsiniz. Orijinal "Nutuk" ile bugün elimizde bulunan "nutuklar" arasında korkunç farklar vardır ve bunların çoğu da metni çarpıtma boyutlarına varacak vahim hatalardır.

 

Doğu Perinçek ve ekibinin hazırladığı "Atatürk'ün Bütün Eserleri" de gereken özenden mahrum bir şekilde çıkmaktadır. Mesela, Mustafa Kemal'in 22 Mayıs 1912'de Derne'den Kerim Bey'e yazdığı ve gözlerinin rahatsızlığından söz ettiği mektuptaki hatalardan birkaçını görelim ve tek bir mektup metninde bu hatalar oluyorsa diğerlerinin durumunu tahmin edersiniz. "Muazzez" kelimesi "aziz" okunmuş. "Bu güzel ve vefakâr arkadaşlarla" ifadesi "Bu fedakâr ve vefakâr arkadaşlarla" olmuş."Enver Bey"in "Bey"i nedense atılmış. "Hoybu" adlı yer ismi "Cabu" okunmuş. En önemlisi de, "Bu mektubun size ulaşacağından emin olmadığım için" ifadesi "emin olduğum için" yapılarak anlamın tamamen tersine çevrilmesidir. Bir de metnin sonuna ilave ettiği 7 satırlık özel not, esere alınmamıştır.

 

Gördüğünüz gibi iki sayfalık bir metindeki pek çok hatadan seçtiğimiz bu örnekler aslında Atatürk'ü kullanmak isteyenlerin samimiyetini ve ciddiyetini gözler önüne serecek niteliktedir. Daha orijinal metinler üzerinde yapılan mıncıklamalara giremedik. En basiti, Hikmet Bayur'un 'Belleten'de (Sayı: 93, Ocak 1960) Atatürk'ün bir mektubunu yayınlarken orijinal nüshanın bazı kısımlarını çıkartmasıdır. Tabii Afet İnan'ın "Karlsbad Defterleri"ni yayınlarken aynı makaslama işlemini yaptığını unutmayalım.

 

Velhasıl para pul meselesi, çok daha derin köklere sahip bir operasyonun sadece görünen kısmıdır. Alta bakma cesareti olanlar varsa buyursunlar.

 

Not: Alıntıdır.

Kaynak: Mustafa Armağan

 

Benzer yazılar

Atatürk'ün son sözleri, İsmet İnönü ve Adnan Menderes

Atatürk ile İnönü kavgası

 

24/12/2009

Apo'cu-PKK'cı Aydın,Yazar ve Siyasilere Bir Çift Söz.

Herkes şunu kafasına iyice soksun. İmralı’da yatan Abdullah Öcalan isimli şahıs, bu milletin “milli mahkum” u dur. Bu adam PKK adlı terörist bir örgütün başıdır. Bu adam binlerce insanın ölümünden sorumludur. Yakalandığı dönemin siyasi iktidarının bu adamı asamamış olması, bu adamı bugün siyasi bir idol haline getirmenize gerekçe değildir. Bu adam hayatının son nefesine kadar parmaklıklar ardında kalacak ve o şekilde ölecektir.

 

Bugün, Erdoğan hükümetinin başlatmış olduğu “demokratik açılım” a karşı,  bazı çevrelerin “Kürt sorununun” çözümünde Apo’yu ve PKK’yı muhatap olarak göstermeye çalışması utanç verici bir olaydır. Apo denen şahsın ne Kürt sorununa, ne demokratik açılıma, ne Kürt vatandaşlarımızın çeşitli sorunlarının giderilmesine en ufak bir katkısı veya etkisi olamaz.

 

Apo denen şahsın yapabileceği tek şey, kendi içinde bulunduğu şartları daha iyi bir hale getirebilecek beyanlarda bulunmaktır. Ağzından “Abdullah Öcalan” kelimesi çıkan her şahıs bu ülkeye ve bu ülkenin insanlarına ihanet etmektedir.

 

Her ne surette olursa olsun, demokratik açılım sürecinde ne Apo ne de PKK muhatap alınmayacaktır. Demokratik açılım sürecinde muhatap alınacak tek zümre Kürt vatandaşlarımızdır, bu vatandaşlarımızı temsil eden sivil toplum kuruluşlarıdır. Bunun dışında ha bire Apo ve PKK’yı muhatap olarak gösteren kişiler hiçbir şekilde dikkate alınmayacaktır.

 

Buna göre herkes ayağını denk alsın. Kürt vatandaşlarımızın daha iyi şartlarda bir yaşam sürdürmesini isteyen herkes beri gelsin. Apo’cu ve PKK’cılar si….. gidebilir. Osman Baydemir başta olmak üzere.


11/12/2009

DTP Kapatıldı.DTP Nerede Hata Yaptı?

Öngörüldüğü üzere 11.12.2009 tarihinde, yani bugün DTP kapatıldı. DTP’nin kapatılmasıyla sonuçlanan 2 yıllık süreç içinde DTP nerede hatalar yaptı? Bu hatalarını telafi etmek ve kapatılmasını önlemek adına neden olumlu hiçbir harekette bulunmadı?

 

Özellikle Ahmet Türk, sürekli demokrasiden ve barıştan söz etti durdu. Ancak bu söylemlerin samimiyetten oldukça uzak olduğu görüldü. Ahmet Türk “barış istiyoruz” dediğinde sokaklar savaş alanına dönüyor, radikaller azdıkça azıyordu. Sanki “barış istiyoruz” sözü sokakları ve Kürt radikalleri harekete geçirmek için bir parola gibiydi. Ahmet Türk ya Dünya’nın en beceriksiz, sözü dinlenmeyen bir parti başkanıydı yada kameralara sürekli yalan söylüyordu.

 

AKP demokratik açılıma girişmiş, Kürtlerin kültürel ve etnik hakları geri verilmeye başlanmış, barış ve özgürlük söylemleri meydanlarda söylenmeye başlamışken, kendini Kürtlerin temsilcisi olarak gösteren DTP konuya muhatap olarak ya Öcalan’ı yada PKK’yı gösteriyor. O zaman sormazlar mı adama “sen nasıl temsilcisin” diye?

 

DTP, bu tavrıyla resmen ben Kürt halkının değil, ağaların, PKK’nın temsilcisiyim demiştir. Sokaklar savaş alanına döndüğünde olayları yatıştırmak yerine, elinde benzinle gitmiştir yanlarına o kalabalıkların. Bu mudur demokrasi, bu mudur özgürlük?

 

DTP yöneticileri genel olarak oldukça beceriksiz ve cahil kişilerdi. Her nasılsa seçilmiş olmalarına rağmen sorumluktan kaçan kendilerine verilen vekillik görevini layıkıyla yerine getiremeyen kişilerdi. Hiçbir zaman ellerini taşın altına koymadılar. Hiçbir zaman sorumlu bir şekilde davranmadılar. Barış dediler, savaş çıkarttılar. Ey DTP’liler, siz insanlarla dalga mı geçiyorsunuz, yoksa bu toplumu salak mı zannediyorsunuz?

 

Aslında bütün mesele Kürtlerin kontrolünü ellerinden kaybetme korkusu. Demokratik açılım Kürt ağaların işine gelmez. Onlar ırgat gibi kullanacak neferler isterler. Ey Kürt kardeşlerim; DTP sizin gelişmenizi, kalkınmanızı istemiyor. Sizin huzura, refaha sahip olmazı istemiyor. Sizi korkuyla sindirip, istediklerini yaptırmaya çalışıyor. Burada en çok zarar görenler sizlersiniz. O halde artık kendinize geliniz, PKK’ya ve kendi içinizdeki hainlere pirim vermeyiniz.

 

Sizin liderleriniz gelişmiş ve kalkınmış, özgür ve bağımsız bir Kürt toplumu istemiyor. Artık bunu görün. Sokakları daha ne kadar savaş alanına çevirebilirsiniz? Bunu yaparsanız kim zarar görecek? Yine sizler zarar göreceksiniz. Kürt kökenli vatandaşlarımızın, başbakanımızın başlatmış olduğu demokratik açılıma destek vermelerini istiyorum. Bu açılıma sahip çıkın. Sahip çıkın ki, PKK’ya ve içinizdeki baskıcılara karşı güçlü durabilesiniz? Sahip çıkın ki bütün bu gelişmeler ışığında bölgenize iş imkanları gelebilsin. Barış,huzur,iş,aş,ekmek gelebilsin.

 

Devlet, hiç bir zaman olmadığı kadar yanınızda. 25 yıldır askerin yapamadığını kendi barış ve huzurunuz için çok kısa bir sürede sizler yapabilirsiniz. PKK’ya karşı durun. Bunu kendiniz için yapın. Zira on yıllardan beri en çok zararı sizler gördünüz. Bölgeye barışın, özgürlüğün, huzurun ve güvenin gelmesi en çok size bağlı.

 

Demokratik açılım sürecinde olumlu adımlar atıldıkça, içimizdeki hainler birer birer gün yüzüne çıkıyor. Allah bu ülkenin insanlarına sağduyu, sabır ve akıl ihsan eylesin.Son olarak CHP ve MHP’yi kendi kamuoylarına oynamayı bırakıp, bu ülkenin geleceği için açılıma destek vermeye çağıyorum.Ben sizi sorgulayamam ama tarih bir gün sizleri sorgular.


6/12/2009

Kamu Vicdanı, DTP'nin Kapatılmasından Yanadır.

Günlerdir çeşitli bahanelerle sokaklar savaş alanına dönmüş vaziyette. Abdullah Öcalan bahanesi. DTP’nin kapatılması bahanesi. PKK’nın kuruluşu bahanesi. Bütün bunlar sokakları savaş alanına çevirmek için gerekçe oluşturmaya yetmiyor. Asıl mesele, AKP’nin demokratik açılım sürecinde aldığı yol. Bazıları barış olsun, özgürlük olsun, huzur olsun istemiyor.

 

Bütün bu yaşananlara bakarak DTP’yi doğru anlamalıyız. DTP, “barış istiyoruz” dediğinde aslında “savaş istiyoruz” diyor. DTP “özgürlük istiyoruz” dediğin aslında “baskıcı politikaları özlüyoruz” diyor. DTP kendi amaçlarına uygun olarak Abdullah Öcalan’ı kullanıyor. Peki DTP’yi kim kullanıyor? PKK mı? Yoksa onlarında arkasında düğmeye basan başka birileri mi var?

 

DTP’liler yaptıkları sokak eylemleriyle aslında kendilerine zarar verdiklerinin farkında değiller. Türk kamuoyu, demokratik açılıma karşı olmasına rağmen Kürtlere bir şans vermişti. En azından “iyi niyetle yaklaşırsak belki sorunların üstesinden gelebiliriz” diye düşünmüştü.

 

Demokratik açılım süreci devam edecek. Kürtler, bir çok T.C. vatandaşından daha özgür yaşıyor. Kürtlerin cam çerçeve dağıtma özgürlükleri bile var. Bu insanlar barış adına, özgürlük adına, huzur adına sokak savaşları çıkartıyorlar. Bu hiçte anlaşılır bir şey değil.

 

DTP tek bir ortak akıla sahiptir. Cehalet ve kötü niyetle beslenen bir ortak akıla. Güneydoğu’da gerek PKK korkusundan, gerekse baskıcı feodal yapıdan kaynaklanan, özgürlükleri kısıtlayan bir yapı var. Dolayısıyla batıdaki yarım demokrasiden daha az bir demokratik yaşam sürdürüyor oradaki insanlar. DTP demokratik olarak, kendisinin Kürtlerin temsilcisi olmadığının farkında. Demokratik açılım süreci DTP’ye büyük zarar verecek ve buna karşı bir önlem alınmalıydı. En kolay yol. Bir şeyleri bahane et ve olay çıkart. Senaryoya göre DTP kapatılacak ve mazlumları oynayarak güçlü bir kamuoyu desteğiyle, başka bir isim altında yeniden gündeme gelecek.

 

Türk siyasiler ve Türk kamuoyu bu defa her zamankinden daha bilinçli, yaşanan olaylar karşısında. Yapılanların ne maksatla yapıldığının herkes farkında. Ancak kamu vicdanı yaşanan bu olaylara daha fazla duyarsız kalamıyor.

 

Senaryoya uygun hareket edilmeli ve DTP kapatılmalı. DTP’li milletvekillerine 5 yıl siyaset yasağı getirilmeli. Bu olayların çıkmasına sebep olan şahıslar tespit edilerek tutuklanmalı. Her zaman söylemişimdir. Toplumlar layık oldukları şekilde yönetilirler. Geçmişte yapılan hataları düzeltmek adına devlet adımlar atıyor. Atmaya da devam edecek. Ancak bu ülkenin huzurunu bozmaya kimsenin hakkı yoktur. Üstelik hiçbir haklı gerekçe ortada yokken.

 

Bu olaylara karışanlar ya “ben zaten ölmüşüm” zihniyetindekiler yada yaptıklarının ne tür sonuçlar doğuracağı hakkında en ufak bir fikri olmayanlar. Yazık, çok yazık. Ben bu olayları izliyorum ve sadece bu olaylara katılanlara acıyorum. Kendini şiddetten başka bir şekilde ifade edemeyenler, cehalet bataklığına saplanıp kalmış kişilerdir. Umarım sadece kendilerine zarar verdiklerinin farkına varırlar.


1/12/2009

Kader Nedir?

Bir insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreç içindeki yaşamında, başından geçen olayların önceden planlanmış olduğuna dair inanç, alınyazısı, yazgı. Bu inanca göre bir insanın hayatı boyunca başından geçen bütün olaylar ilahi bir güç tarafından önceden planlanmıştır. Zamanı geldiğinde planlanan bu olaylar sırayla gerçekleşecektir.

 

Kadercilik anlayışı:

Öngörülebilir veya yaşanmış olaylar sonucunda, inanç olgusunun ortaya çıkardığı, kabullenmeye, boyun eğmeye dayalı bir anlayış biçimidir. Kadercilik anlayışı inanca veya dine dayalı ön kabuller üzerine kurulur.

 

Kadere ilişkin üç hakim görüş mevcuttur.

1. Bir insanın kaderi ilahi bir güç tarafından önceden planlanır ve zamanı geldiğinde insan daha önceden planlamış kaderini yaşar.

2. İnsan, özgür iradeye sahip bir varlıktır. Kendi kaderini kendisi planlar ve seçimleriyle kendi kaderini yaşar.

3. Kader diye bir şey yoktur.

 

1.görüşe göre insanın yaratıcısı olan ilahi güç insana dair her şeyin başını ve sonunu bilmektedir. Bu görüş biraz düşünüldüğünde mantıksız gibi görünüyor. Zira her şey başından sonuna kadar belli ise bizim var oluşumuzun ne anlamı var? Yaşadığımız olayları doğrudan kadere bağlamak, kendimiz için sorgulamadan, mücadele etmeden olayları kabullenmek, boyun eğmek bence doğru değil.

 

2. görüş biraz daha mantıklı. Bu görüşteki en önemli husus özgür iradedir. İnsan seçimlerini kendisi yapar ve bu seçimler neticesinde kendi kaderini kendisi oluşturur.

 

3. görüş ise fazla iddialı geliyor bana. Çünkü ne yaparsak yapalım hayatımızın kontrolü tam anlamıyla bizde değildir. Hayatımızı ne kadar planlarsak planlayalım mutlaka bir terslik veya hesapta olmayan bir şey çıkar karşımıza.

 

Kadercilik anlayışının çıkış noktası bana göre hayatımızda kontrol edemeyeceğimiz şeylerin olduğunu, yaşıyor, görüyor oluşumuz. Bazen birkaç günlük planlar yaparız kendimiz için ve uygulamaya koyarız. Ancak yaptığımız planlar hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez. Mutlaka bir yerlerde bir aksilik çıkar. Bu hepimizin başına gelmiştir. Ne tam anlamıyla kendimizi kontrol altına alabiliriz, nede hayatımızı. Aşık oluruz, terk ediliriz, bir yakınımızın başına bir kaza gelir, arkadaşımız hayatını kaybeder. Bazen otoyolda giderken en olmadık yerlerde karşınıza araç çıkar. Bazen hiç ummadığınız bir yerde bir arkadaşınıza rastlarsınız. Bazen “bu kadar rastlantıda fazla” dediğiniz anlar olur. Bazen “tesadüfün bu kadarına pes doğrusu” dediğiniz anlar olur. İşte kadercilik anlayışı yaşadığınız o anlarda aklınıza işlemeye başlar.

 

Ben,Tanrı’nın insana dair her şeyi önceden planladığını ve Tanrı’nın planladığı hayatlarımızı yaşadığımıza inanmıyorum. Ben insanın bir özgür iradeye sahip olduğunu ve insanın yaptığı seçimler yoluyla kaderini kendi çizdiğine inanıyorum.

 

Kadere doğrudan yada dolaylı yoldan etki eden bazı temel unsurlar vardır.

1. İnsanın sahip olduğu genetik program. DNA kodumuz, kalıtımsal materyal. Genetik programımız, tıpkı bir bilgisayar programı gibidir. Ebeveynlerimizden geçen bilgileri de taşır. Ölünceye dek değişmeyecek olan karakteristik özelliklerimiz bu program içerinde kodlanmıştır. Huylarımız, yeteneklerimiz bu program içinde bulunur. Bazı programlar zekidir, bazıları aptal, bazıları sanatsal yeteneklerde donatılmıştır, bazıları sayısal. Bazıları dürüsttür, bazılar yalancı.

 

Bir çocuğun ilk eğitimi ailede başlar, sonra ilkokul. İlköğretimde genelde öğretmenler, öğrencilerin nasıl karakteristik özellikler taşıdığını az çok anlarlar. Bazı çocuklar zekidir. Bazıları oyundan başka bir şey düşünmez. Eğer ki siz güzel resim yapan ve sanata meraklı bir çocuğu bu yetenekleri doğrultusunda eğitirseniz, ortaya mükemmel bir sanatçı çıkacaktır. İlköğretimde genelde başarısız çocuklar göz ardı edilir. Aslında bu çok yanlıştır, göz ardı ettiğiniz o başarısız çocuk gelecekte bir katil olabilir ve yetiştirdiğiniz muhteşem ressamı öldürebilir.

 

2. Çevresel etkenler ve yaşantılarla kazanılanlar. “İnsan yaşantılarının ürünüdür” diye bir söz vardır. Bu söz kısmen doğrudur ama tamamen değil. Çevresel etkenlerle kazandıklarımızı yine çevresel etkenlerle kaybedebiliriz. Yada çevresel etkenler nedeniyle kişi bir davranış problemi yaşıyorsa gelecekte bu problem düzeltilebilir. Ancak genetik özelliklerimiz de pek değişiklik olmaz. “Can çıkar,huy çıkmaz” sözü bunu anlatır.

 

3. Seçimlerimiz. İnsan seçimlerinin sonucudur. Kaderimizi seçimlerimizin çizdiğini söyleyebiliriz. Ancak, aslında bu pek doğru değildir. Bizler herhangi bir konuda bir seçim yaparken, genetik programımızın ve geçmiş yaşantımızın etkisi altında yaparız. Mesela ben, köpekten korkarım. Nedeni çocukluğumda beni bir köpeğin koşturması ve köpek korkusunu üzerimde taşıyor olmam. Bu korkuyu büyük oranda üzerimden atmış olsam da yabancı bir yere girerken köpek var mı diye dikkat ederim. Eğer orada köpek varsa kesinlikle oraya girmem. Yada liseli genç bir kız, modaya uyup arkadaşlarının giydiği kıyafetin aynısını alır. Onun seçiminde geçmiş yaşantısının etkisi olur. Seçimlerimizi etkileyen bir unsur daha vardır. Manevi yönümüz, yani inancımızın, umudumuzun, sevgimizin, duygularımızın kaynağı ruhumuz.

 

Toparlayacak olursak, kaderimizi etkileyen unsurlar;

1. Genetik programımız.

2. Çevresel etkenler ve yaşantılarla kazanılanlar.

3. Seçimlerimiz.

 

Şimdi gelelim işin ilahi boyutuna. Tanrı, ana rahmindeki ceninin kalp atışının başlamasından kişinin ölünceye dek geçirdiği yaşam sürecinde nasıl ve ne zaman müdahalede bulunmuş olabilir? Hiçbir zaman. Muallakta kalan tek nokta cinsel ilişkiden sonra hangi spermin yumurtaya ulaşabileceği konusu. Çünkü milyonlarca spermin her birinin kalıtımsal özellikleri farklılık içerebilir.

 

Tanrı iki şekilde bir insanın kaderini bilebilir.

1. Evrenin başlangıcından sonuna kadar geçen sürecin tümü planlanmıştır. Tanrı, bu sürecin dışında, zamansız bir ortamda, süreci bir film şeridi gibi seyretmektedir.

 

2. Tanrı insanın sadece kalıtımsal programının nelere sebep olabileceğini doğru bir şekilde öngörür ki, bir insanın yaşantısını dikkatli bir şekilde izlerseniz bunu sizde yapabilirsiniz.

 

İlahi olarak kaderin bilinmesi ve kaderin planlanıp yaşanması birbirinden faklı şeydir. Tanrı, bir insanın nasıl davranışlarda bulunacağı öngörebilir ve bunu bilebilir. Ancak müdahalede bulunmaz. Davranışı gerçekleştiren bizzat insanın kendisidir. Bu güne kadar, inanç veya sezginin dışında davranışına dışarıdan ilahi bir müdahale olmuş bir tek insan bile yoktur.

 

Var oluşumuzun zemini özgür irademiz, var oluşumuzun amacı hayal gücümüz, yaratıcılığımız ve ortaya çıkartabileceklerimizdir. Yeryüzündeki doğanın dışında, insanoğlunun ortaya çıkardıklarına bakarsanız hayal gücümüzün ve yaratıcılığımızın neler ortaya çıkartabildiğini görebilirsiniz. Hepsini biz yaptık. Elbette yaptıklarımız Tanrı’nın yaptıkları yanında hiçte mükemmel değiller. O yüzden büyüklenmek yerine kendimiz için, yarattıklarımız için daha dikkatli olmalıyız. Yoksa kendimiz için çizdiğimiz kader bizi karanlık yarınlara götürebilir.