« Önceki | Sonraki »

28/4/2008

Haşim Kılıç'a Teşekkürler

 

Yüksek yargıdan,yargı bağımsızlığından,yargı tarafsızlığından yana iyice umudumuzu yitirmiş olduğumuz şu günlerde,nefes aldıracak,yargıya yeniden güven duyabilmek için umudumuzu canlandıracak bir beyan geldi Anayasa Mahkemesi Başkanından.

 

Anayasa Mahkemesinin 46. kuruluş yıldönümü dolayısıyla bir konuşma yapmış,Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç.Bu konuşmanın evrensel nitelikler taşıdığını düşündüğüm için satır aralarında önemli bulduğum noktaları yorumsuz olarak vermek istedim.

 

“Yüz elli yıllık çağdaş uygarlık mücadelemiz,
toplumsal dönüşümün ancak ve ancak çağdaş batılı değerler paralelinde,
tek meşruiyet kaynağı özgürlükler olan demokratik, lâik
ve sosyal hukuk devletine ulaşılmasıyla ileri bir düzeye taşınabileceğini
göstermektedir. Demokratikleşerek özgürlükçü bir düzene
doğru gitmediği sürece, siyasal yapının toplumsal dönüşüme cevap
verebilmesi olanaksızdır. İç barış, toplumun yalnızca demokratik
kültüre sahip olmasıyla değil, siyasetin ve bürokrasinin demokratik
bir kültürü içselleştirmesiyle sağlanabilir.
Bürokratik yapıyı özgürlükçü demokratik işleyişe engel olmaktan
çıkarıp, ulusun demokratik iradesinin gerçekleşmesi yolunda
kullanan, insan onuru ve özgürlükleri dışında hiçbir kutsal değer tanımayan,
temel hakları çağdaş bir istisnâ ile sınırlayan, devletin bütün
işlem ve eylemlerini tarafsız ve bağımsız yargı denetimine tabi
kılan, ancak bununla yetinmeyip yargı organları üzerinde demokratik
bir denetim kuran, siyasi ve bürokratik karar mekanizmaların-
da kadın-erkek eşitliğini sağlayan, diğer yandan değişen ekonomik,
sosyal ve kültürel gelişmelere paralel olarak hızlı karar alınmasını ve
icrasını olanaklı kılan bir anayasanın hazırlanması gerekir.”

 

“Halk adına egemenlik yetkisi kullanan
yargı halkın demokratik denetimine tâbi olmadığı gibi yargısal
faaliyetlere ilişkin kamuoyu oluşumunu engelleyebilecek önemli
yetkilere de sahiptir. Verdiği tüm kararlar bireylerin temel hak ve
özgürlükleriyle ilişkili olduğu dikkate alındığında yargısal yetkilerin
çok hassas dengelere işaret ettiği ve en küçük sapmada ciddî
sorunlara yol açtığı bir gerçektir.”

 

“Hukukun üstünlüğü yargıcın üstünlüğü anlamına gelmez.
Anayasanın ve yasaların bağlayıcılığı vatandaşlardan önce devlet
organları ve yargı mercileri için geçerlidir. Anayasa’nın bağlayıcılığının
düzenlendiği 11. maddede bağlayıcılık sıralamasında, yargı
organlarının bireylerden önce sayılması anlamsız değildir.
Yargı belirli bir dereceye kadar değil, mutlak anlamda tarafsız
olmak zorundadır. Belirli bir noktadan sonra tarafsızlığını yitiren
yargıç, o noktadan itibaren artık yargıç değildir. Çünkü tarafsızlığın
olmadığı yerde adâlet yoktur. Verdiği kararın hukûkun üstünlüğü
ve adâlet ile bir ilgisi olamaz. Yargıç, kendisine anayasa ve yasalarla
verilmiş görevler dışında misyon üstlenemez. Unutulmamalıdır ki,
hukukun dışına çıkmakla korunabilecek bir sistem esasen korunmaya
değer değildir.”

 

“Çağdaş anayasaların yönetim biçimi konusunda tek tercihi demokrasidir.
Demokrasi, en geniş anlamda “halkın halk için halk
tarafından yönetimi” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda belirleyici
olan ve demokrasiyi otoriter yönetim modellerinden ayıran
“halk tarafından yönetim”dir. Halkın yönetimde özne olması da, ancak
karar alma mekanizmalarına katılması ve belirleyici olmasıyla
mümkündür.”

 

“Bu arada hemen belirtmek gerekir ki, ülkemizde anayasa yargısının
demokratik meşruiyeti açısından tartışılan bir sorun da anayasallık
denetimi yapan organın oluşumunda parlamentonun devre
dışı bırakılmasıdır. Bilindiği üzere, anayasa yargısına yer veren modern
demokrasilerde parlamento şu ya da bu ölçüde anayasa mahkemelerinin
üye oluşumuna katılmaktadır.”

 

“İnsan onurunu temellendiren, demokratik hukuk devletinin olmazsa
olmaz koşullarından biri de kuşkusuz, düşünceyi ifade özgürlüğüdür.
Anayasa ve yasalarda hak ve özgürlüklere verilen yer, ulusların
kültür ve uygarlık alanında ulaştıkları düzeyin bir göstergesi olarak
kabul edilmekte, düşünce özgürlüğü ise ülkelerin demokratik sicilinin
saptanmasında en belirgin ölçü sayılmaktadır.”

 

“Düşünceyi ifade özgürlüğünün “içinden düşün”, mantığına
indirgenerek hapsedilmesi bu özgürlüğün ortadan kaldırılması ile
eşdeğerdedir. Şiddet olgusu ile ifade özgürlüğünün birbirinden
ayrılmasının öncelik kazandığı ortadadır. Savaş dili değil barış dili
argümanlarını kullanarak kendini ifade edenlerin insanlık onuru
korunmalıdır. Bireylerin kendilerini ifade edebilmeleri, konuşabilmeleri,
uyuşmazlık ve kavga yerine çözüm ve barış getirir. Konuşamadığımız
yerde ancak kötülükler üretiriz. Düşünceyi açıklama
özgürlüğü, herkesin kendi kimliğiyle ortaya çıkmasına olanak sağlayan,
sahteliği ve ikiyüzlülüğü yok eden onurlu bir hayatın sigortasıdır.
Herkesin aynı şekilde düşünmeye ve inanmaya zorlandığı bir
ülkede çoğulcu demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Tek
doğru anlayışı etrafında toplumu şekillendirmek isteyen bir siyasi
yapı, bir adım ötede siyasi vesayetçiliğin tuzağına düşecektir. Vesayetçilik,
bireyin ve toplumun henüz olgunlaşmamış, iyi ve kötü
ayrımını yapamayan varlıklar olarak görülmesinden kaynaklanır.”

 

“Türk milleti demokratik, lâik ve siyasal gelişimini kimi olumsuzluklara
rağmen büyük bir özveriyle sürdürmeye devam etmekte,
demokrasi ve lâiklikten birinin diğerine tercih edilmesinin bilimsel
açıdan yanlış, siyasal yönden de tehlikeli olduğunu çok iyi bilmektedir.
Dinin Devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün yapısı
içinde korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da inançsızlıkların bir
arada yaşamasının temel güvencesi olan laiklik bir büyük “barış projesi”
olarak Türk toplumunun koruması ve güvencesi altındadır.
Bireyin siyasal yapının oluşumuna özgürce ve eşit olarak iştirak
edemediği, bir azınlığın ya da çoğunluğun inançları nedeniyle siyasal
katılımdan uzaklaştırıldığı yerde demokrasi olmayacağı gibi
lâiklikten de söz edilemez. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi farklı
olanı yani “öteki”ni kendi varlığının ve var oluşunun teminatı olarak
görmeyip onu yok edilmesi gereken bir “düşman” olarak nitelediği
müddetçe, çağdaş demokrasinin muhtaç olduğu hoşgörü ve
çoğulculuğu sağlamak mümkün değildir. İşte tam da bu noktada
laik devlet gücüne yaşamsal değerde ihtiyaç duyulmaktadır.”

 

“Çağın kenar mahallesinde yaşamamak için uygar dünyayla tanışmak
ve kimliğimizi kaybetmeden bütünleşmek zorunluluktur.
Evrensel kavramlara farklı anlamlar yükleyerek evrensel dilin ortadan
kaldırılması çağdaş dünya ile bağlantımızı koparacaktır.
Bugün sorunları çözmek için harcanması gereken çabadan daha
çok, sanki çözülmemesi için büyük çaba sarf ediyoruz. Sorunlar ötelenmekte
gerginlik tırmandırılmaktadır.
Toplumun siyasal, etnik ve dinsel kesimleri arasında ciddi bir
güven bunalımının olduğu saklanamaz bir gerçektir. Güvensizlik
kavgayı ve dayatmaları da berâberinde getirmektedir. Gücü elinde
bulunduranlar karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve korkularını
ortadan kaldıracak çözümleri üretmediği sürece bu çatlak derinleşecektir.
Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Yaşanan hayat tarzlarının
ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve
korkular âcilen değerlendirilmeye alınmalıdır. Aksi hâlde, her şeyin
rejim sorunu haline getirildiği ülkemizde birlikte yaşama koşulları
daha da ağırlaşacaktır.”

 

“Önceki nesillerden devraldığımız
medeniyeti, kültürü ve geleneği yıkıcı ve olumsuz unsurlardan
arındırılmış bir şekilde gelecek kuşaklara devretmek hepimizin
ortak görevidir. Unutmayalım ki tek bir Türkiye var. Kaptanından
güvertedeki yolcularına kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu
geminin sağlam, güvenilir ve huzurlu bir şekilde yol alması hepimizin
en büyük amacı olmalıdır. Gün, ayrılıkları öne çıkarma, toplumsal
ve siyasal kutuplaşmaları körükleme günü değildir. Gün,
farklılıklarımızı zenginlik kabul edip bir arada, refah ve özgürlük
içinde yaşamak için elimizden geleni yapma günüdür. Gün, demokratik,
lâik ve sosyal hukuk devleti olarak çağdaş uygarlık düzeyine
ulaşmak için bir adım daha atma günüdür.”

 

Akıl dolu bu konuşmasından dolayı,Anayasa Mahkemesi Başkanımız Haşim Kılıç’a teşekkürü bir borç bilirim.

26/4/2008

Kanadoğlu ve Cahil Türk Halkı

 

Ey benim 84 yıldır eğitilememiş cahil Türk halkım.İçime dert oldu Sabih Kanadoğlu’nun söyledikleri.Bu zat kimdir,bir çoğunuz bilmez.Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'dır kendisi.

 

Kanadoğlu diyor ki;

“Halkın eğitilmesi lazım.Yurttaşları Türkiye’ye kimlerin zarar verdiğini anlayacak duruma getirmeliyiz”.

 

Kanadoğlu,bizleri eğitecek.Kanadoğlu bu halka,Türkiye’ye kimlerin zarar verdiğini gösterecek.Bunu yapması lazım,çünkü halk cahil,kime neden oy verdiğini bilmiyor.Kanadoğlu bu ülkeyi çok seviyor.Hepimizden çok seviyor.Peki Kanadoğlu Türk halkını kimlerle beraber eğitecek?Elbetteki yüksek yargı mensuplarıyla.Halkın demokratik yollarla başa getirdiği kişileri,Türkiye’ye zarar vermesin diye indirecek aşağıya.Kim bunlar?AKP ve DTP.Yani ülkenin yaklaşık %60’nın seçip getirdiği bir yönetim iradesi.Bu konuda oldukça kararlı.Bakın AKP’ye karşı açılan kapatma davasına ilişkin neler diyor;

 

“Değil yüzde 47,yüzde 97 oy alsa bile bu dava açılır”.

 

Yani diyor ki; “bu cahil halkın yüzde 97’si sana oy verse bile,ben seni indiririm.Bu halk eğitimsiz zaten,doğruyu yanlışı ayırt edemiyor.Bu ülke için en iyi olanı ben bilirim.”

 

Bu adam dediğini yapar. “Nereden biliyorsun?”,diyeceksiniz.Biliyorum,çünkü 367 kararıyla Anayasa mahkemesi üyelerini Anayasayı çiğnemeye teşvik eden,yol gösteren kendisi.Perdenin arkasında hep o var.Yargı darbesi diyorlar,şu günlerde yaşadıklarımıza.O darbenin mimarıdır aynı zamanda kendisi.Büyük şıh Sabih Kanadoğlu.Her şeyi o bilir.Bu ülkenin menfaatlerini en iyi o gözetir.

 

Yani benim cahil halkım,siz ağzınızla kuş tutsanız,yapabileceğiniz hiçbir şey yok.

Böyle bir kafaya sahip adamlar bu memlekette,kritik mevkilerde olduğu sürece,bu ülkede ne demokrasi olur,ne laiklik,ne insan hakları,ne ifade özgürlüğü.301 gibi 30 tane daha madde varmış yasalarda.Adamlar tezgahı çok güzel kurmuşlar.Siz ifade özgürlüğünü falan unutun.Demokrasi zaten yok,yüzde 97 olsan bile yukarıda şıh var.Sen kimsin ki?

2/2/2008

Atın Bu Adamları Üniversitelerden...

Türkiye’nin en fazla öğrencisi,en fazla öğretim üyesi olan üniversitemiz,İstanbul Üniversitesi.Ve onun,cumhuriyetin değerlerine son derece bağlı güzide rektörü Prof.Dr.Mesut Parlak.Kendisi gururla ifade ediyor.Dünya’da ilk 500’e giren Türkiye’den tek üniversite.Ne büyük gurur ama.Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk 80 yıl önce “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyor.Bugün bizim sadece bir tek üniversitemiz Dünya’da ilk 500’e girebilmiş.Atatürk’ün gösterdiği yolu çok güzel takip etmişsiniz akademik beyefendiler.Aferin size.80 yıl sonra ilk 500’e bir üniversite daha sokarız herhalde.

 

Bakın daha ne inciler döktürmüş Prof.Dr. Mesut Parlak beyefendi.Adam diyor ki; “Bu gerginlik bizi bile etkileyecek.Belki hiç hakkımız olmadığı halde,türbanlı bir öğrenciye,cumhuriyet ilkelerinin kıyafetlerine aykırı diye hak ettiği notu veremeyeceğiz.”

 

Bu ne densizliktir rektör efendi.Seni kim rektör yaptı oraya.Prof.Dr ünvanını bakkalda mı veriyorlar İstanbul’da. Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?

 

Sizin cumhuriyet anlayışınız kılık kıyafetten mi ibaret?Nerede bilim,ne kattınız-Dünya’yı geçtim-Türkiye’ye?

 

Rektör beyefendimiz,türbanla ilgili konuşma yapıyor.Bütün öğretim üyeleri dakikalarca ayakta alkışlıyorlar.Alkışlayanlara bakalım birde.Siz Dünya’da ilk 500’e neden giremediniz?Ne yapıyorsunuz siz üniversitelerde?

 

Üniversitelerimizin genel anlamdaki en önemli görevi gereksiz işler müdürlüğü olsa gerek.Adamlar bilim üretmeyi bir kenara koymuşlar,üniversiteye giren türbanlı kızlara takmışlar.Öğrencilerdeki potansiyel onlar için pek bir şey ifade etmiyor.Gir dersine,al maaşını.

 

Burası nasıl bir ülkeymiş böyle.Adam utanmadan sıkılmadan “türbanlı öğrenci başarılı olsa bile hak ettiği notu vermem” diyor.Nerede bu memleketin yargısı,adaleti kardeşim.Ama yargı da onlardan farklı değil ki.Burası neresi?Ne oldu bu ülkeye?Eğitim nerede?Adalet nerede?Ülkeyi mi terk edelim,kardeşim?

 

Bu ülkenin en önemli kurumlarının başında olan insanların kafaları örümcek mi bağlamış?Saksı falan mı düşmüş kafalarına.Akıl nerede?

 

Eğitiminde içine ettiniz,adaletinde içine ettiniz.Sahte cumhuriyetçiler tayfası…

Atamın kemikleri sızlıyor…

29/1/2008

Elektrik Faturalarındaki Çarpıklıklar İçin Çözüm Önerileri

Ben bu elektrik meselesine fena halde takmış durumdayım.Altını kurcaladıkça bir şeyler çıkıyor.Öncelikle içime bir türlü sindiremediğim,aklımın ve mantığımın almadığı TRT payından başlayalım.TRT’nin elektrik ve işletme giderlerini,elektrik faturalarına yansıtmak son derece yanlış.Devlet,TRT’nin giderlerini vatandaştan aldığı gelir vergilerinden karşılamalı.

 

Belediye tüketim vergisi de kaldırılmalı.Onun yerine başka bir vergi öneriyorum.Belediye tüketim vergisi,sokak aydınlatmalarında kullandığımız elektriğin bedeli.Ancak bunun elektrik kullanımına oranlanması yanlış.Çünkü az elektrik kullananda,çok elektrik kullananda sokak aydınlatmalarından eşit olarak faydalanıyor.

 

Şimdi,belediye tüketim vergisi yerine,müşterek alan kullanım bedeli ödense daha uygun olur.Nedir bu müşterek alan kullanım bedeli?Belediyeler sokak aydınlatmalarını Tedaş’a ödemiyor.Ödemeye kalksa zaten bir şekilde bu bedeli vatandaşlardan tahsil etmek durumunda.Belediyelerden bu vergi alınmasın.

 

Sokak aydınlatmalarının yanı sıra okulların,camilerin,devlet dairelerinde durumu muallakta.Şimdi sokak aydınlatmalarının,devlet okullarının,camilerin,devlet dairelerin tükettiği elektrik müşterek alan kullanım bedeli adı altında vatandaştan alınacak.Bu bedel faturalara yansıtılacak.Ancak vatandaşın harcadığı elektrik oranında değil.Müşterek alanlarda kullanılan elektrik bedelleri şeffaf olarak çıkarılacak.Bu bedeller toplanacak ve eşit oranda faturalara yansıtılacak.Bu bedel tahmini olarak her aboneye 2-3 ytl civarında yansır.Müşterek alanlarda kullanılan elektrik sarfiyatını vatandaş bilecek,görecek.Buna kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum.Bu ücretlendirmeler,köylerden başlayarak,belde,ilçe,il olarak her birimin kendi içerisinde olacak.

 

Enerji fonu kaldırılmalı.Enerji fonuna aktarılan paraların hesap verilebilirliği yok.Nereye harcanıyor bu para kimse bilmiyor.

 

Personel satış hizmet bedeli vatandaştan alınmayacak.Elektrik altyapısındaki bakım-onarım,ilave sistem kurulumu gibi ücretler il özel idareden tahsil edilecek.Bu konu ile ilgili olarak Her ildeki Tedaş genel müdürlüğü ve il özel idaresi her yıl yenilecek sözleşmelerle bir önceki yıla ait sistem kurulumu,bakım-onarım bedellerini bir sonraki yıldaki elektrik faturalarına il özel idare payı adı altında eşit olarak yansıtacak.Bu bedel abonelere tahmini 1 ytl civarında yansır.

 

İletim sistemi kullanım bedeli ve dağıtım bedeli diye bir şey olmaz.Sistem altyapıları zaten kurulu vaziyette.Siz “iletim hattına enerji verdim, dağım hattından elektrik ulaştırdım” diye vatandaştan kullandığı elektrik oranında bedel tahsil edemezsiniz.

 

Tedaş aldığı elektriği hayrına dağıtmıyor.Üzerine bir miktar kar koyup satıyor.Kendi şirket masraflarını da oradan karşılasın.

 

Devlet zaten kdv ile istediğini alıyor.

 

Şimdi toparlarsak,vatandaşın elektrik faturaları şöyle olmalı.

Tüketim tutarı+KDV

+

Müşterek alan kullanım bedeli (tahmini 2ytl)

+

İl özel idare payı (tahmini 1ytl)

 

İlave masraflar bu şekilde düzenlendikten sonra elektrik üretim maliyetlerinin düşürülmesinin yolları aranmalı.Şu an kullandığımız elektrik büyük oranda yap-işlet-devret usulü çalışan doğalgaz çevrim santrallerinden karşılanıyor.Doğalgaza bağımlılık her geçen gün artıyor.Acilen bölgesel nükleer santrallerin faaliyete geçirilmesi gerekmekte.Medyadan aldığımız haberlere göre bu konudaki çalışmalar hızla sürüyor.Daha şeffaf ve adaletli olmalı her şey.Unutmayalım ki,millet devlet için değil,devlet millet için vardır.

 

Son olarak kaçak elektrik kullanımı ile ilgili bazı rakamlar vermek istiyorum ki,herkes kendi bölgesine iyi baksın.(Bu konuda tedaş’a bir gönderme yapayım)

 

2006 yılında kayıp kaçak oranının en fazla olduğu iller.

Van %71,0

Hakkari %65,6

Mardin %63,8

Şırnak %61,0

Şanlıurfa %58,7

Diyarbakır %55,5

Batman %55,4

Muş %52,3

 

Sakın ola bu kayıp kaçakları diğer bölgelerin üzerine yüklemeye kalkmasınlar.Zira bu konuda vatandaş olarak çok kızgınız.Bu konuda tedaş kendi beceriksizliğini,faturalarını düzenli olarak ödeyen vatandaşa yıkmasın.Bu zararlarını tedaş elde ettiği kardan karşılasın,yada bu kayıp kaçağı önlesin.

27/1/2008

Belediyelerin Elektrik Borcunu Vatandaşa Yüklemişler.Nedenine Ge

“Elektriğe yapılan son zamlar canımızı yaktı” demiştik.Biraz araştırma yaptım bu konuda.

Tedaş,2007 yılını yaklaşık 1.8 milyar ytl tutarında bir zararla kapatmış.Zararın nedeni ise,belediyelerin sokak aydınlatmalarında kullandığı elektrik ücretlerini Tedaş’a ödememeleri.Tedaş’ın sokak aydınlatmalarında dolayı belediyelerden yaklaşık 1.8 milyar ytl alacağı var.

 

Şimdi,Tedaş’ın belediyelerden alacağını alamaması ve zarar etmesi vatandaşı neden ilgilendiriyor?Vatandaşı ilgilendirmiyor aslında.Tedaş bu zararını telafi etmek için belediye baskı yapabilir.Bu borcun tahsili değişik şekillerde yapılabilir.Bu borç zamana yayılabilir.Ancak bu zararın hemen giderilmesi gerekiyor.Neden?

 

Hükümet 2008 yılında Tedaş’ı özelleştirmeyi planlıyor.Zarar eden bir şirketi özelleştiremezsiniz.Kimse zarar eden bir şirketi almak istemez.O yüzden zarar eden Tedaş’ı kar eden bir şirket haline çevirmek gerekiyor.Bunun içinse en kolay yol seçiliyor.Elektriğe zam…

 

Özelleştirme neden önemli?Bir kurum özelleştirildikten sonra,çalışan sayısı azalır.Çünkü hepimizin bildiği gibi kamu kurumlarındaki personel sayısı oldukça şişkindir ve verimsiz çalışırlar.Alacaklarının tahsilini daha etkin bir biçimde yapabilirler.Vatandaş olarak yapılan yanlış uygulamalara karşı hakkınızı savunabilirsiniz.Bu durumda kimi kime şikayet edeceksiniz.Kaçak elektrik kullanımı ile daha etkin bir biçimde mücadele edilebilir.

 

Netice itibariyle son zamlarla birlikte dişimizi biraz daha sıkacağız.Daha az elektrik tüketmenin yollarını arayacağız.