Haşim Kılıç'a Teşekkürler

Yüksek yargıdan,yargı bağımsızlığından,yargı tarafsızlığından yana iyice umudumuzu yitirmiş olduğumuz şu günlerde,nefes aldıracak,yargıya yeniden güven duyabilmek için umudumuzu canlandıracak bir beyan geldi Anayasa Mahkemesi Başkanından.
Anayasa Mahkemesinin 46. kuruluş yıldönümü dolayısıyla bir konuşma yapmış,Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç.Bu konuşmanın evrensel nitelikler taşıdığını düşündüğüm için satır aralarında önemli bulduğum noktaları yorumsuz olarak vermek istedim.
“Yüz elli yıllık çağdaş uygarlık mücadelemiz,
toplumsal dönüşümün ancak ve ancak çağdaş batılı değerler paralelinde,
tek meşruiyet kaynağı özgürlükler olan demokratik, lâik
ve sosyal hukuk devletine ulaşılmasıyla ileri bir düzeye taşınabileceğini
göstermektedir. Demokratikleşerek özgürlükçü bir düzene
doğru gitmediği sürece, siyasal yapının toplumsal dönüşüme cevap
verebilmesi olanaksızdır. İç barış, toplumun yalnızca demokratik
kültüre sahip olmasıyla değil, siyasetin ve bürokrasinin demokratik
bir kültürü içselleştirmesiyle sağlanabilir.
Bürokratik yapıyı özgürlükçü demokratik işleyişe engel olmaktan
çıkarıp, ulusun demokratik iradesinin gerçekleşmesi yolunda
kullanan, insan onuru ve özgürlükleri dışında hiçbir kutsal değer tanımayan,
temel hakları çağdaş bir istisnâ ile sınırlayan, devletin bütün
işlem ve eylemlerini tarafsız ve bağımsız yargı denetimine tabi
kılan, ancak bununla yetinmeyip yargı organları üzerinde demokratik
bir denetim kuran, siyasi ve bürokratik karar mekanizmaların-
da kadın-erkek eşitliğini sağlayan, diğer yandan değişen ekonomik,
sosyal ve kültürel gelişmelere paralel olarak hızlı karar alınmasını ve
icrasını olanaklı kılan bir anayasanın hazırlanması gerekir.”
“Halk adına egemenlik yetkisi kullanan
yargı halkın demokratik denetimine tâbi olmadığı gibi yargısal
faaliyetlere ilişkin kamuoyu oluşumunu engelleyebilecek önemli
yetkilere de sahiptir. Verdiği tüm kararlar bireylerin temel hak ve
özgürlükleriyle ilişkili olduğu dikkate alındığında yargısal yetkilerin
çok hassas dengelere işaret ettiği ve en küçük sapmada ciddî
sorunlara yol açtığı bir gerçektir.”
“Hukukun üstünlüğü yargıcın üstünlüğü anlamına gelmez.
Anayasanın ve yasaların bağlayıcılığı vatandaşlardan önce devlet
organları ve yargı mercileri için geçerlidir. Anayasa’nın bağlayıcılığının
düzenlendiği 11. maddede bağlayıcılık sıralamasında, yargı
organlarının bireylerden önce sayılması anlamsız değildir.
Yargı belirli bir dereceye kadar değil, mutlak anlamda tarafsız
olmak zorundadır. Belirli bir noktadan sonra tarafsızlığını yitiren
yargıç, o noktadan itibaren artık yargıç değildir. Çünkü tarafsızlığın
olmadığı yerde adâlet yoktur. Verdiği kararın hukûkun üstünlüğü
ve adâlet ile bir ilgisi olamaz. Yargıç, kendisine anayasa ve yasalarla
verilmiş görevler dışında misyon üstlenemez. Unutulmamalıdır ki,
hukukun dışına çıkmakla korunabilecek bir sistem esasen korunmaya
değer değildir.”
“Çağdaş anayasaların yönetim biçimi konusunda tek tercihi demokrasidir.
Demokrasi, en geniş anlamda “halkın halk için halk
tarafından yönetimi” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda belirleyici
olan ve demokrasiyi otoriter yönetim modellerinden ayıran
“halk tarafından yönetim”dir. Halkın yönetimde özne olması da, ancak
karar alma mekanizmalarına katılması ve belirleyici olmasıyla
mümkündür.”
“Bu arada hemen belirtmek gerekir ki, ülkemizde anayasa yargısının
demokratik meşruiyeti açısından tartışılan bir sorun da anayasallık
denetimi yapan organın oluşumunda parlamentonun devre
dışı bırakılmasıdır. Bilindiği üzere, anayasa yargısına yer veren modern
demokrasilerde parlamento şu ya da bu ölçüde anayasa mahkemelerinin
üye oluşumuna katılmaktadır.”
“İnsan onurunu temellendiren, demokratik hukuk devletinin olmazsa
olmaz koşullarından biri de kuşkusuz, düşünceyi ifade özgürlüğüdür.
Anayasa ve yasalarda hak ve özgürlüklere verilen yer, ulusların
kültür ve uygarlık alanında ulaştıkları düzeyin bir göstergesi olarak
kabul edilmekte, düşünce özgürlüğü ise ülkelerin demokratik sicilinin
saptanmasında en belirgin ölçü sayılmaktadır.”
“Düşünceyi ifade özgürlüğünün “içinden düşün”, mantığına
indirgenerek hapsedilmesi bu özgürlüğün ortadan kaldırılması ile
eşdeğerdedir. Şiddet olgusu ile ifade özgürlüğünün birbirinden
ayrılmasının öncelik kazandığı ortadadır. Savaş dili değil barış dili
argümanlarını kullanarak kendini ifade edenlerin insanlık onuru
korunmalıdır. Bireylerin kendilerini ifade edebilmeleri, konuşabilmeleri,
uyuşmazlık ve kavga yerine çözüm ve barış getirir. Konuşamadığımız
yerde ancak kötülükler üretiriz. Düşünceyi açıklama
özgürlüğü, herkesin kendi kimliğiyle ortaya çıkmasına olanak sağlayan,
sahteliği ve ikiyüzlülüğü yok eden onurlu bir hayatın sigortasıdır.
Herkesin aynı şekilde düşünmeye ve inanmaya zorlandığı bir
ülkede çoğulcu demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Tek
doğru anlayışı etrafında toplumu şekillendirmek isteyen bir siyasi
yapı, bir adım ötede siyasi vesayetçiliğin tuzağına düşecektir. Vesayetçilik,
bireyin ve toplumun henüz olgunlaşmamış, iyi ve kötü
ayrımını yapamayan varlıklar olarak görülmesinden kaynaklanır.”
“Türk milleti demokratik, lâik ve siyasal gelişimini kimi olumsuzluklara
rağmen büyük bir özveriyle sürdürmeye devam etmekte,
demokrasi ve lâiklikten birinin diğerine tercih edilmesinin bilimsel
açıdan yanlış, siyasal yönden de tehlikeli olduğunu çok iyi bilmektedir.
Dinin Devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün yapısı
içinde korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da inançsızlıkların bir
arada yaşamasının temel güvencesi olan laiklik bir büyük “barış projesi”
olarak Türk toplumunun koruması ve güvencesi altındadır.
Bireyin siyasal yapının oluşumuna özgürce ve eşit olarak iştirak
edemediği, bir azınlığın ya da çoğunluğun inançları nedeniyle siyasal
katılımdan uzaklaştırıldığı yerde demokrasi olmayacağı gibi
lâiklikten de söz edilemez. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi farklı
olanı yani “öteki”ni kendi varlığının ve var oluşunun teminatı olarak
görmeyip onu yok edilmesi gereken bir “düşman” olarak nitelediği
müddetçe, çağdaş demokrasinin muhtaç olduğu hoşgörü ve
çoğulculuğu sağlamak mümkün değildir. İşte tam da bu noktada
laik devlet gücüne yaşamsal değerde ihtiyaç duyulmaktadır.”
“Çağın kenar mahallesinde yaşamamak için uygar dünyayla tanışmak
ve kimliğimizi kaybetmeden bütünleşmek zorunluluktur.
Evrensel kavramlara farklı anlamlar yükleyerek evrensel dilin ortadan
kaldırılması çağdaş dünya ile bağlantımızı koparacaktır.
Bugün sorunları çözmek için harcanması gereken çabadan daha
çok, sanki çözülmemesi için büyük çaba sarf ediyoruz. Sorunlar ötelenmekte
gerginlik tırmandırılmaktadır.
Toplumun siyasal, etnik ve dinsel kesimleri arasında ciddi bir
güven bunalımının olduğu saklanamaz bir gerçektir. Güvensizlik
kavgayı ve dayatmaları da berâberinde getirmektedir. Gücü elinde
bulunduranlar karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve korkularını
ortadan kaldıracak çözümleri üretmediği sürece bu çatlak derinleşecektir.
Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Yaşanan hayat tarzlarının
ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve
korkular âcilen değerlendirilmeye alınmalıdır. Aksi hâlde, her şeyin
rejim sorunu haline getirildiği ülkemizde birlikte yaşama koşulları
daha da ağırlaşacaktır.”
“Önceki nesillerden devraldığımız
medeniyeti, kültürü ve geleneği yıkıcı ve olumsuz unsurlardan
arındırılmış bir şekilde gelecek kuşaklara devretmek hepimizin
ortak görevidir. Unutmayalım ki tek bir Türkiye var. Kaptanından
güvertedeki yolcularına kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu
geminin sağlam, güvenilir ve huzurlu bir şekilde yol alması hepimizin
en büyük amacı olmalıdır. Gün, ayrılıkları öne çıkarma, toplumsal
ve siyasal kutuplaşmaları körükleme günü değildir. Gün,
farklılıklarımızı zenginlik kabul edip bir arada, refah ve özgürlük
içinde yaşamak için elimizden geleni yapma günüdür. Gün, demokratik,
lâik ve sosyal hukuk devleti olarak çağdaş uygarlık düzeyine
ulaşmak için bir adım daha atma günüdür.”
Akıl dolu bu konuşmasından dolayı,Anayasa Mahkemesi Başkanımız Haşim Kılıç’a teşekkürü bir borç bilirim.
