« Önceki | Sonraki »

24/12/2008

Ermeni Meselesi ve Özür Kumpanyası

www.ozurdiliyoruz.com adresine girdiğinizde Ermeniler’den özür dileyen iki cümlelik bir bildiriyle karşılaşıyorsunuz. Bildiride şunlar yazıyor.

“1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”

Bu konu kamuoyunda son zamanlarda çok fazla tartışıldı. Ağzı olan konuştu. Öylede olmalı zaten. Herkes konuşacak. Ben olaya farklı açılardan yaklaşmak istiyorum.

Öncelikle, ifade özgürlüğü bağlamında herkesin kendi düşüncesini, fikrini, görüşünü beyan edebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu düşünceleri, beğenebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz, kızıp köpürebilirsiniz. Bu düşünceler doğru da olabilir, yanlış da olabilir. Özür dileyenlerin düşüncelerine katılmasanız bile onların ifade özgürlüğüne saygı duymalısınız. Yarın size de lazım olabilir.

Ermeni diyasporası denilen bir oluşum var. Genellikle yabancı ülkelerdeki Ermeni toplulukları için söylenen. “Diyaspora şöyle yapıyor, diyaspora böyle yapıyor” denilip duruluyor. Şunu sormak istiyorum; bu diyoaspora nasıl ortaya çıkmış. Anadolu’dan çil yavrusu gibi Dünya’ya dağılan Ermeniler ortaya çıkarmamışlar mı bunu? Peki bu adamların ne işi vardı da oturdukları yerlerden kalkıp Dünya’nın ta öbür ucuna gitmişler. Biz bu adamları sürmüşüz. Kovmuşuz Anadolu’dan. Diyasporada ne yapmış, bir doğrunun üstüne dokuz yalan uydurmuş, alın size Ermeni meselesi. Ben yurtdışında yaşayan bir Ermeni olsaydım ve bu özür metnini okusaydım, saygıyla karşılardım. Ancak bu saygı soykırım için değil, yerimden yurdumdan edildiğim için olurdu. Özür’ü bu bağlamda okursanız biz Türkler için bir sakınca görmüyorum.

Gelelim soykırım meselesine. Ermeni soykırımı kocaman bir yalandır. Hiçbir bilimsel temeli olmayan, tamamen inanca dayalı ve üçüncü şahıslara yünelik oynanan bir mazlum tiyatrosudur. 1980’li yıllardan Fransa’da yaşamış bir arkadaşım Ermeni meselesi konusunda şöyle diyor.

“Fransa’daki Ermeniler soykırım olayını öyle bir anlatmışlar ki,yabancılar samimi bir şekilde Ermenilere inanmışlar.”

Gerçektende yabancılar, Ermeni nüfusunun olduğu, Dünya’nın bir çok ülkesinde bu soykırımı meclislerinde onaylamışlar. Yabancılar önce şöyle diyor. “Hiç kimse mecbur olmadıkça yaşadığı yeri terk etmek istemez. Bu adamlar ta buralara kadar göç ettiklerine göre söylediklerinde haklılık payı olmalı.” Ancak işin çarpık olan tarafı, kel alaka bu soykırımı meclislerinde onaylamak. Sanıyorum burada dini yakınlık ve başka sebeplerde devreye giriyor. Şöyle düşünün, Bosna’dan ülkemize göç eden Müslüman-Türk kardeşlerimiz oldu. Soykırıma uğradılar, yerlerinden yurtlarından edildiler. Peki bizler Sırplara sorduk mu, “Siz bu adamlara neden soykırım yaptınız?” diye. Direk ön kabullerle sorgulamadan “Bizimkiler iyidir,gavur kötüdür.” değerlendirmesi yaptık. İşte yabancıların düştüğü hata da burada. Tamam biz Ermenileri yerlerinden yurtlarından etmiş olabiliriz, ancak soykırım apayrı bir şeydir.

Bugün biz bütün arşivlerimizi açıyoruz. Ermenisine, yabancısına “gelin, inceleyin” diyoruz. Ermeniler ne arşivleri incelemeye geliyor, ne tarihsel düzlemde bilimsel olarak çalışma yapmaya yanaşıyor. Onlar istediklerini aldılar çünkü. Soykırım yalanını bütün Dünya’ya yutturdular. Eğer bu konuyu tarihçiler incelerse yalanları büsbütün gün yüzüne çıkacak.

Ben Ermeniler’den özür dilemiyorum. Onlar böyle bir şeyi hak etmiyorlar. Biz Türkiye olarak iyi geçinmenin yollarını açmak ve gerçeği ortaya çıkarmak için adımlarımızı attık. Onlar öylece susup bekliyor. Ne yapacağız, onları pışpışlamaya devam mı edeceğiz? Yok öyle bir şey.

Yabancılar ve Ermeniler çözüm aramıyor. İyi geçinmenin yollarını aramıyor. Onlar için çözüm “ÇÖZÜMSÜZLÜK” demektir. Bu sorun her daim ortada durmalıdır. Her daim Türkiye’nin başına kakılmalıdır. Biz boş yere birbirimizle tartışmayalım. Kendimizde sürekli hatalar arayıp durmayalım. Kıbrıs meselesinde de durum aynıdır. Onların politikası “ÇÖZÜMSÜZLÜK” üzerine kuruludur.

Bu iki meselesinin “ÇÖZÜMSÜZ” olduğunu bilerek ona göre tavrınızı koyun. Toplumlar her zaman gerçeklere göre hareket etmezler, inançlar ve ideolojiler üzerine olur davranışlar daha çok. Gidin bakın bakalım, Yunan ve Ermeni eğitim kitaplarında Türklerden nasıl bahsediliyor. O, Yunan ve Ermeni çocukları nasıl bir eğitim programı ile Türk düşmanı olarak yetiştiriliyorlar.

Milletler kendi elleriyle düşmanlığı aşılıyor, gencecik beyinlere. Elbette böyle bir Dünya’da savaşsız bir gün bile geçmez. Elbette böyle bir Dünya’da gelişmiş ülkeler bütçelerinde en büyük payı savunmaya ayırtır. Savunma derler ama savaş payıdır o.

İnanç ve ideoloji üzerinden düşmanlık ve savaş aşılamak yerine, barışı ve hoşgörüyü aşılamalıyız. Yoksa gelecekte bir avuç toprak için çok kan akacak.

Sen iyilik için bir adım at.
Sen iyik için bir adım daha at.
Karşındaki hala bir adım atmıyorsa, sen üçüncü adımı atma.
Hiçbir şey tek taraflı olmaz.

10/12/2008

Atatürk İle İnönü Kavgası

Birlikte çalıştıkları dönemde Atatürk İnönü arasında meydana gelen anlaşmazlıklar ve kırgınlıklar ile Atatürk’ün ölümü üzerine on iki yıl süren milli şeflik döneminde İnönü’nün Atatürkçülük aleyhine yaptığı uygulamalar anlatılmakta, bu çelişkiler ortaya konulurken Atatürk’ün son başbakanı Celal Bayar ile yapılan karşılaştırmalar yer almaktadır.

1932 senesi ortalarında işlerin iyi gitmediğini gören Atatürk Hükümetin icraatlarını denetlemeye başlamıştı. Eylül ayının ilk haftasında Yalova’da dinlenirken, çalışmalarından memnun olmadığı İktisat Bakanı Mustafa Şeref Bey’i raporlu olduğu halde çağırtır. Bu zat Başbakan İnönü’nün başarılı gördüğü bakanlardan birisi olarak tanınıyordu. Akşam yemekte Atatürk neşeli tavırları ile dikkat çeker, ancak yemeğin sonlarına doğru sözü döndürüp dolaştırıp ahlak ve karakterine güvenilmeyenlere getirir ve Mustafa Şeref Bey’e hitaben Sanayi Umum Müdürünü nasıl tanıdığını sorar. Dürüst ve çalışkan olduğu cevabı karşısında son derece hiddetlenir. Onu hiç konuşturmadan epeyce azarlar. Ertesi gün Başvekil İsmet Paşa’nın gönlünü almak için yemeğe davet eder. Yemek saati geçtiği halde İsmet Paşa hayli geç kalır. Herkes yemeğe geçer, bir müddet sonra İsmet Paşa gelerek sağa sola bakmadan yerine geçer oturur. Atatürk’ün neşeli haline rağmen İsmet Paşa garsonlara akşam gazetesi getirterek çarşaf gibi açıp okumaya başlar. O günlerde İngiliz gazetelerinde yazan Atatürk’e Dizbağı Nişanı verileceği haberleri üzerine konuşulmak istenir, İsmet Paşa yine ilgisiz kalır. Yemeğin sonunda herkes ayrılırken Atatürk İsmet Paşa’dan biraz daha kalmasını ister, yan odaya geçerler ve Atatürk İsmet Paşa’dan yemekteki tavır ve hareketlerinin hesabını sorar. Odadan çıkarken İsmet Paşa’nın çok yorulduğunu ve dinlenmesi gerektiğini, sabahleyin başvekilliğe kimin vekâlet edeceğini söyleyeceğini ifade ederek istirahata çekilir. Gecenin ilerleyen saatlerinde İsmet Paşa tekrar köşke gelir ve Salih Bozok’a Gazi’yi ne kadar çok sevdiğini, varlığını O’na borçlu olduğunu, görevden alınmamasını, bunun rakiplerin işine yarayacağını, birkaç gün müsaade edilirse yorgunluk gerekçesiyle kendisinin ayrılacağını Gazi’ye iletmesini rica eder, Salih Bozok Gazi’yi uyandırır ve iletir. Söylediklerini ertesi gün akşam yemeğinde toplum önünde münasip bir dille tekrarlarsa sorun kalmayacağına dair Gazi’nin cevabı İsmet Paşa’ya iletilir ve sorun biter.

Başvekil İsmet Bey kişisel görüşleri nedeniyle hayranlık duyduğu için askeri alan yanında ekonomide de Sovyet Rusya modeli olan devlet tekeli olarak da değerlendirilen modeli uygulamaya geçirebilmek için Rusya’dan heyetler getirterek raporlar hazırlatmış, ancak uygulaması mümkün olmamıştır. Bu doğrultuda hazırlatılan ekonomik plan onay için Atatürk’e sunulduğunda İsmet Paşa’ya gösterilmesini ister. Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak İsmet Paşa’nın gördüğünü söylemesine rağmen onaylamayarak yine de İsmet Paşa’ya okutmalarını ister. İktisat Vekili Celal Bey’in karma ekonomiyi benimsemesi nedeniyle aralarında birkaç küçük anlaşmazlık yaşanmışsa da ülkeyi etkileyecek bir kriz çıkmamıştır.

Atatürk, İflas eden Sovyet Rusya modeli yerine iktisat işi ile uğraşmış birisi tarafından uygulanacak karma ekonomi modelinin uygulanmasını ister ve tüm tarım, ekonomi ve bankacılık işlemlerini yürütmek üzere İktisat Vekili Celal Bayar’ı görevlendirir, bu konulardaki kendi yetkilerini de bakana devreder. Bunun üzerine Celal Bayar tarafından o sıralarda İstanbul’da bulunan Atatürk’e hitaben bir telgraf çeker. Bu göreve başlaması nedeniyle çekilen bir telgraftır. Aynı gün Atatürk tarafından cevabi telgraf çekilir. Telgrafta başarıları ve kendisi gibi başarılı bir şahsı İktisat Vekilliğine seçen Başvekil İsmet İnönü’ye iltifatlar yazılıdır. Cevabi telgraf o günkü Ulus gazetesinde manşetten yayınlanır. Atatürk sonbaharda İstanbul’dan Ankara’ya döndüğünde mutat görüşme için köşke gelen İnönü sözü bu konuya getirerek sanki bir başvekile yazılmış gibi iltifatlarla dolu olduğunu söyler. Buruk bir ifade ile şayet istenirse başvekilliği Celal Bey’e devredebileceğini de söyler. Bu söz üzerine kahkaha atan Atatürk şimdi sırasının olmadığını, ileride onun da sırasının geleceğini söyler.

Niyon konferansına katılmak üzere Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras görevlendirilmiştir. Görüşmelerin ilerleyen aşamalarında konferans metninde bir madde Atatürk’ün dikkatini çeker. O sıralarda Akdeniz’de kontrolsüz dolaşan denizaltıları avlamak için işbirliği önerilmektedir. Hükümetin bu maddenin farkına varıp varmadığı yoklanır, varmamışlardır. Uyarma üzerine uyanan İnönü metnin imzalanmamasını isteyen bir telgraf çeker, ancak Atatürk tam tersini düşünmektedir. Her ne kadar ellerinde bu mücadeleye katılacak gemi ve denizaltı olmasa da diğer devletler tarafından eşit statüde kabul edilmek anlamına gelen bu madde nedeniyle imzadan imtina etmeye gerek olmadığı görüşüyle imzalanmasını isteyen bir telgraf çeker. Arada kalan Tevfik Rüştü Aras Atatürk’e durumu bildiren bir telgraf çeker. Atatürk’ün iknası nedeniyle İnönü’den imzalanması konusunda bir telgraf gelir ve sorun çözülür. Ancak Tevfik Rüştü Aras bu sorun nedeniyle ileride İnönü tarafından kabine dışı bırakılacaktır.

Atatürk ile İnönü arasındaki anlaşmazlıkların sebebi Niyon Konferansı ve Hatay meselesi gibi gösterilmek istense de, diğer etkenleri de değerlendirmek gerekir. Bunlardan birisi de İnönü’nün Kudüs’lü eniştesinin ticareti iyi bilmesi nedeniyle İnönü iktidarının nimetlerine doymaması, Bomonti birasının imtiyazını uzatma çalışmaları, çiftlikte bulunan bira fabrikasının genişletilmemesi ve çiftlikteki ağaçların bakımsızlığı nedenleriyle Atatürk Çankaya’da bir sofra düzenler. Toplantıda İnönü ve Tarım Bakanı da vardır. Tarım Bakanı ile konuşma devam ederken İnönü araya girerek haddini aşan sözler sarf eder. Hatta memleketin sarhoş sofralarından mı idare edileceğini de söyler. Bunun üzerine Atatürk İnönü’ye hitaben; “Seni bu mevkilere getirenin de bir sarhoş olduğunu unutuyorsun” diyerek sofrayı dağıtır.
Ertesi gün İstanbul’a gitmek üzere trene binen Atatürk İnönü’ye sağlık raporu almasını, mesai arkadaşlıklarının bittiğini söyler. Kısa bir süre sonra Celal Bayar başbakan olarak atanır. Görevden ayrılan İnönü, Özel Kalem Müdürlüğü ve koruma ekipleri yanında bırakıldığı halde her türlü alışverişini sırada beklemek pahasına kendisi görmeye başlamış ve mağdur başbakan rolü oynamaya başlamıştır. Hatta hipodromda halkın O’nu omuzlarına alarak tezahüratta bulunmalarına Atatürk çok sinirlenmiş, Bilecik Milletvekili Salih Bozok’a ertesi gün mecliste soru önergesi vererek İnönü’nün niyetini öğrenmesini istemiştir. Ertesi gün CHP grup toplantısında Salih Bozok söz alarak İnönü’ye bunları sorar, İnönü bir saate yakın izahatta bulunur. ATATÜRK ile aralarında geçen tartışmaya hiç değinmeden görevden kendisinin ayrılmak istediğini vurgular.

Başbakan olarak görevlendirilen Celal BAYAR İnönü’nün uygulamaya çalıştığı sistemi değiştirerek demokrasi sinyalleri vermeye başlamıştır.

1938 yılı baharı başlarken Atatürk’ün sağlığındaki sıkıntılar iyice kendini belli etmeye başlamıştır. Biraz gezmek niyetiyle yanındakilerle birlikte çıkarak önce çiftliğe, sonra baraja giderler, akşam serinliği çökmeye başlayınca da Anadolu Kulübüne gitmeye karar verirler. Kulübün önüne vardıklarında kapıda İnönü ile karşılaşırlar. Atatürk uzun süredir görüşmediği İnönü’yü iltifat ile briç oynamaya davet eder. Asansör küçük olduğu için Atatürk ve İnönü asansöre binerler, diğerleri merdivenden çıkarlar. Yukarıda asansörden inen her ikisinin de yüzleri asıktır. Atatürk hiddetle yemek masasının hazırlanmasını, rakı içeceklerini söyler. Herkes şaşırmıştır. Orada bulunmayanların da çağrılması istenir. Konuklar gelmeden masaya oturmayan Atatürk yanındakilerle birlikte masaya oturur. Bir müddet sonra herkes gelince Atatürk kızgın bir sesle İnönü’ye asansörde söylediklerini tekrar etmesini söyler. Uzun tartışmalardan sonra konunun aslı anlaşılır; İnönü asansörde kendi başvekilliği döneminde işleri iyi yürüttüğü için Atatürk’ün keyif yaptığını, Celal Bayar’ın döneminde ise çok çalıştığını ima eden sözler sarf etmiştir. Azarlama faslı biter, ortam yumuşar ve sohbetler başlar. Ancak bu görüşme Atatürk ile İnönü’nün son görüşmesidir.

1938 yılının Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinden sonra yoğun çalışma temposu ve Akdeniz gezisine katılan Atatürk’ün rahatsızlığı daha da artar. Doktorlar içkisiz ve sigarasız bir istirahatın şart olduğuna kendisini ikna ederler. Bir müddet sonra da yabancı doktor getirilmesine razı olur. Kısa bir süre dinlenince durumunda bir hayli düzelme olur. Buna güvenerek kalkıp çalışmaya başlar. Hatta kilo almaya da başlar. Ancak bu kiloların sebebinin karaciğerde su toplanması olduğu anlaşılır.

Atatürk’ün İstanbul’da birinci komadan çıkıp ikinci komaya girmek üzere olduğu son günlerde Kazım Özalp Paşa İnönü’ye Atatürk’e geçmiş olsun demek ve helalleşmek üzere İstanbul’a gitmesini tavsiye eder. Tren biletini de aldıran İnönü tereddütle konuyu bir de Refik Saydam’a sormak ister. Refik Saydam kendisinden beklenmeyen bir tepki göstererek bunun bir komplo olduğunu, O’nu öldüreceklerini, kedisinin buna razı olmadığını haykırır. Bunun üzerine zaten gönülsüz olan İnönü ziyareti iptal eder. Ölüm yolculuğunun yaklaştığını birkaç ay önce hisseden Atatürk noter çağırtır ve vasiyetini hazırlatır. İnönü’nün iki oğluna da tahsil aylığı bağlanması İnönü’yü çok kuşkulandırır. Bu kuşkular içini kemirirken, bir de Atatürk’ün yakın çevresinde kendisi aleyhine tertibat olduğu haberi de gelince iyice gerilir. Buna rağmen Atatürk henüz ölmemişken taraftar kazanma ve kendisini Cumhurbaşkanlığına taşıyacak irtibat çalışmalarına hız verilir. Geleceklerini garanti altına almak isteyen menfaatçi kişiler zaman kaybetmeden İnönü’nün etrafında toplanmaya başlarlar. Celal Bayar ise bir taraftan hükümet işleriyle meşgul olurken, diğer taraftan da İstanbul’da bulunan Atatürk’ün sağlığı ile yakından ilgileniyordu. Atatürk, her yıl olduğu gibi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Meclis kürsüsünden okuyacağı nutkun ana esaslarını hazırlamasını ister. Uzun süren çalışmalar sonucu nutuk hazırlanır, ancak bu kez de sağlığı Ankara’ya gitmek için uygun değildir. Nutkun Başbakan tarafından okunması kararlaştırılır.

Bu sıralarda İnönü’nün kulis faaliyetleri son hızla sürmektedir. Bayar taraftarı görünüp, aynı zamanda İnönü için çalışarak ikiyüzlü bir siyaset izleyen birçok kişi vardır. İçlerinden bazıları Celal Bayar’a gelerek nabız yoklamak istemektedirler. Ancak Bayar’ın bu buhranlı günlerde, üstelik Atatürk henüz sağ iken yürütülen bu çalışmaların karşısında olması, hatta “evvela asarım, sonra muhakeme ederim.” sözleri dahi yürütülen kulis faaliyetlerini önleyemez. Atatürk 9 Kasım günü yakınında bulunanları çağırarak ellerini öptürür ve veda eder. Aynı günün akşamı Ata’nın sağlık durumunun tamamen kötüleştiği haberi gelince Ankara’da Bakanlar Kurulu, Mareşal ve İnönü toplantıya çağrılır. Toplantı bitiminde Celal Bayar İstanbul’a yola çıkar. 10 Kasım günü Atatürk vefat eder etmez ölüm tutanağını alarak Ankara’nın yolunu tutar. Salih Bozok ve birkaç görevli dışında Dolmabahçe sarayı tamamen boşalır. Salih Bozok intihar girişiminde bulunur. Herkes bundan sonrasının hesapları ve pazarlıkları için bir tarafa dağılır. Durum telefonla başbakanlığa bildirilerek cenaze hazırlıklarının başlaması sağlanır.

Meclis acilen toplantıya çağrılır. Malatya Milletvekili İsmet İnönü oybirliği ile Cumhurbaşkanı seçilir.

Bundan sonrasında cenazenin Ankara Etnoğrafya Müzesine taşınması, Başbakan Celal Bayar’ın görevden ayrılması ve yeni ekonomik düzen sıkıntılarının yaşandığı, Atatürk’ün en güvendiği iki bakanın hemen görevden alınması ve 12 yıllık İnönü devri başlar. Bu devir kendi adına para basan, hiç ihtiyacımız yokken daha önce manda yönetimini savunduğu ülkelerden borç para alan, daha da önemlisi 1946 yılında tekrar seçilmesiyle 12 yıl boyunca Rasat Tepe’de yaptırılması gereken Anıtkabir’i inşaat halinde bekleten ve ilgilenmeyen İnönü devridir. 1950 yılında görev süresinin dolması üzerine yerine Celal Bayar seçilir. Cumhurbaşkanı Bayar Çankaya Köşkü’nün bahçesinden İnönü zamanında kaldırılan Atatürk büstünü tekrar yerine diktirerek kaidenin üzerine “Atatürk seni sevmek milli ibadettir” sözünü yazdırmıştır. Yine Bayar bir daha Atatürk aleyhine değişiklik yapılmasın diye 1951 yılında 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanununu çıkartmıştır. Diğer önemli hizmeti ise 1950–1953 yıllarında Anıtkabir inşaatı bitirilerek Atatürk’ü ebedi istirahat yerine defnettirmiştir.

Not:Alıntıdır.

17/10/2008

Burası Türkiye Kurmay Başkanlığı

Enteresandır,Başbakan Erdoğan 2 sene evvel Balıkesir’de halka seslenirken,vatandaşlardan birinin “Şehit cenazesi görmek istemiyoruz” diye tepki vermesine karşılık, “Askerlik herhalde yan gelip yatma yeri değildir” diye cevap vermiş,sonrasında bu sözüne karşılık büyük tepki toplamıştı.

 

İsterdim ki,son yaşanan olaylardan sonra Genelkurmay başkanına “askerlik golf oynama yeri değildir” desin.Tıpkı 2 sene evvel vatandaşa söylediği gibi.Ama görülüyor ki durum öyle değil.

 

Ve geliyoruz bu güne.Yer yine Balıkesir.Genelkurmay başkanı,golfçü paşa ve Genelkurmay’dan sızan belgeler yüzünden kamuoyu karşısında köşeye sıkışmış durumda.Bir şeyler söyler ama,kamuoyunun beklediği şeyleri değil.Adeta muhtırayla karışık darbe provası görüntüsünde topumuzu tehdit eden sözleri söyler.

 

Herkes üzerine bir şeyler alındı tabii.İstisnasız herkes.Bizler vatandaş olarak bekledik ki,en azından başbakan çıkar, “Hop,ne oluyor,hem suçlusun hem hala üste çıkmaya çalışıyorsun.Ne oluyor” der.Daha evvelinden “Genelkurmay başkanlığı bana bağlı bir kurum” demişti ya.

 

Ancak iş öyle değilmiş.Başbakan ve Cumhurbaşkanı da dahil bütün siyasiler hala geçmişten gelen “darbe korkusuyla” tırsak,titrek birer kedi oluverdiler.Hani Genelkurmay başkanlığı sana bağlıydı.Hesap soracağın yerde birden yandaş oluverdin.Acaba 6 saatlik toplantılarda, “sen, benim Dengir Fırat’ıma bulaşma bende senin golfçü paşanın 9 üsse kurdurduğu golf sahalarını bitireyim” antlaşmaları mı yapıldı?

 

Paşa “herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde durmaya davet ediyorum” demişti.Ve paşanın dediği oldu.Bütün siyasiler paşanın yanında durdu.Çünkü korkuyorlardı.Tabii biz salağız,salak olduğumuz içinde paşanın durduğu yerde durmayacağız.

 

Ben yine soracağım, “golfçü paşa ne zaman def edilecek Genelkurmay’dan?” diye.

Ben yine soracağım, “Taraf’ta yayınlanan bilgi ve belgeleri yalanlamadığına göre,neden seyrettin o Mehmetçik Aktütün’de şehit olurken?” diye.

Ben yine soracağım, “sen daha gizli belgelerine sahip çıkamazken,bu ülkenin güvenliğini nasıl sağlayacaksın?” diye.

 

Ben bu defa soracağım başbakana, “haklı olarak Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı için millet olarak sonuna kadar arkandayken,AKP’nin kapatılması davasında yine millet olarak sonuna kadar arkandayken,neden söz konusu paşalar olduğunda millete sırtını dönüyorsun?” diye.

 

Bu ülkeye demokrasi gelsin,ifade özgürlüğü gelsin,gerçek anlamda bireysel özgürlük gelsin diye çırpınırken,başbakan “adımlarımızı hep ileriye doğru atacağız” derken ne oldu da adımlarınız şimdi geriye doğru gitmeye başladı?

 

Burası Muz Cumhuriyeti mi,Demokratik Kongo Cumhuriyeti mi yoksa Türkiye Kurmay Başkanlığı mı?Bugün gerek siyasi gerek askeri sergilenen tablo kesinlikle bir “Cumhuriyete” ait değildir.Cumhuriyet, “halka ait” demektir.Bu tabloda ben halka ait bir şey göremiyorum.Halka ait olan bir şey varsa o da şehitlerimizdir.Siyasi ve Askeri diktanın bir araya gelip halkı sindirme çabasını görüyorum.

 

Başbakan “teröre karşı hepimiz aynı safta olmalıyız” demiş.İyi güzel demişte kendisi ve Genelkurmay o safların hep en arkasında duruyor.Ön saflarda hep bağırıp,çağırdığınız gariban vatandaşın saf evladı var.

 

1/10/2008

Deniz Feneri,Ergenekon,Siyasi Ahlak

Deniz Feneri Derneği kendini,Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan ve izin almadan yardım toplayabilen bir dernek olarak tanımlıyor,resmi internet sitesinde.Yaptığı yardımlarla Deniz Feneri Derneği’ni duymayan kalmamıştır bugüne kadar.Yaşadığım yerde bile yardıma muhtaç ailelere yaptığı yardımlara ve o ailelerdeki sosyolojik düzelmelere bizzat şahit oldum.

 

Zaman içinde dernek o kadar büyümüş ki faaliyet alanları sınırları aşmış.Balkanlardan Ortadoğu’ya,Afrika’dan Asya’ya kadar yardıma muhtaç 47 ülke insanına ulaşmış.Faaliyet alanı bu kadar genişlemiş olan bir dernek için insanın aklına ister istemez şu soru geliyor.Bu dernek kendini nasıl finanse ediyor?Nitekim Türk insanı yarı aç yarı tok yaşarken,başka ülkelere nasıl bu kadar çok yardım yapabiliyor?

 

Almanya’da patlak veren Deniz Feneri davasından bu soruların cevaplarını az-çok alabiliyoruz.Hepimiz şoke olduk,Almanya’daki Deniz Feneri davasını duyduğumuzda.İsminin sonunda Türkiye’deki dernekten farklı olarak e.V. yazsa da kimse yemedi farklı bir dernek olduğunu.Türkiye’deki dernek yetkilileri her ne kadar “ilgimiz yok” dese de kim inanır?

 

Almanya’daki Deniz Feneri e.V. Derneği’nin muhasebe ve mali müdürü Firdevsi Ermiş’in ağzından şu sözler dökülüyor.”Asıl gelir kaynağı Deniz Feneri idi.Bu paralar daha sonra Mehmet Gürhan’ın talimatları doğrultusunda çeşitli şirketlere ve Türkiye’ye aktarılıyordu.Ancak Gürhan,bütün önemli kararları Türkiye’ye danışarak alıyordu.”

 

Anladığım kadarıyla kısaca işin özü şöyle,Almanya’daki yardımsever gurbetçilerimizden toplanan paralar öyle fazlalaştı ki,bu paraları farklı yerlerde kullanma yoluna gittiler.Birtakım şirketler kuruldu,paraları daha fazla çoğalttılar.Sonra bu paraların bir kısmını yardım kuruluşlarıyla birlikte İslami medyaya ve İslami cemaatlere de aktardılar.Bu işleri yaparken çifte muhasebe tuttular,usulsüzlük yaptılar.Almanya’daki dernekten yasadışı yollarla 17 milyon euro Türkiye’ye gönderilmiş.Bu paranın 8 milyon euro’su Türkiye’deki Deniz Feneri Derneğine,geri kalanı ise çeşitli yerlere aktarılmış.

 

Bundan sonra yapılması gereken,bu konunun üstünü örtmeye çalışmak değil,bu yasa dışılık ve usulsüzlük nereye kadar gidiyorsa araştırmak ve bütün pislikleri ortaya çıkarmaktır.Yoksa bundan sonra kimse Deniz Feneri Derneğine güven duymayacak.Zira yaşanan bu olaylar insanların yardımseverlik duygularını fazlasıyla baltaladı.

 

Bu arada Ergenekon tutuklamaları dalga dalga devam ediyor.Kaç oldu,dokuz mu?Acaba yarın beni de alırla mı içeriye?Fazla konuşmasak mı bu konuda,eleştirmesek mi?Bu kadar büyük bir soruşturma için bir veya üç savcı yetiyor mu?Hükümet destekli bu Ergenekon operasyonların suyu çıkmadı mı?

 

Sanırım 5-10 yıl sürecek bu Ergenekon soruşturması.Bence daha çok savcı bu soruşturmaya katılmalı ve hız verilmeli.Yasadışı bir şey varsa,ortaya çıkarılsın.Ancak “onu da içeriye alayım bunu da içeriye alayım,çamur yapışsın izi kalsın,siyasi rant elde edeyim” hesapları yapmak çok çirkin bir davranıştır.

 

Ergenekon’a gösterilen hassasiyetin aynısının Deniz Fenerine de gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.Hukuk devletinde senin suçlun,benim suçlum olmaz.Kim suçluysa,kim yanlış yapmışsa hepsi ortaya çıkarılmalıdır.

 

Ortaya çıkarılmalıdır demişken,birazda AKP ve CHP’nin ortaya çıkan pisliklerinden bahsetmek istiyorum.AKP genel başkan yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ile CHP grup başkanvekili Kemal Kılıçtaroğlu arasındaki düelloyu duymayan kalmadı.Bu ikili arasındaki tartışmaların en can alıcı noktası ise Fırat’ın hayali ihracat ve uyuşturucu kaçakçılığı ile suçlanmasıydı.Fırat her ne kadar kendini savunmaya çalışsa da kamuoyu vicdanını rahatlatmayı başaramadı.Bizim ülkemizde siyasilerin görevlerini,makamlarını bırakmaları oldukça zordur.Çünkü geldikleri yere kolay gelmezler ve bulundukları yer rahattır.Umuyorum Fırat örnek bir davranış göstererek görevinden istifa eder.

 

Son patlayan olay ise,CHP’li belediye başkanı Muzaffer Eryılmaz’ın rüşvet skandalı ile ilgili ses kaydı.Eryılmaz,belediye meclis üyelerine rüşvet vermekten işini yapamaz hale gelmiş.

 

Son zamanlarda ardı ardına patlak veren bu olaylar,siyasi ahlakımızın yerlerde süründüğünü gösteriyor. “Bizim ne biçim yöneticilerimiz varmış” dedirtiyor. “Biz ne biçim bir ülkeymişiz” dedirtiyor.

 

Temennim bu kavgaların devam etmesi.Bu kavgalar devam ettikçe daha ne pislikler ortaya çıkacak kim bilir.Ben şimdiden utancımdan yerin dibine girdim.Hala pişki pişkin yerlerinde oturan yöneticilerimize söyleyecek fazla bir sözüm yok.Eğer bir parça onurunuz varsa o koltuklarınızda 1 dakika durmayın.

11/9/2008

Türkiye Büyük Bir Ülke,Ancak...

İktidara geldiğinden beri dış politikada başarıdan başarıya koşan AKP hükümeti,tüm ülkelere karşı barışçı tutumu,yapıcı yaklaşımları ve diyalog kanallarını sürekli açık tutmasıyla ülkemizi büyük bir ülke görüntüsüne sokmayı başarmıştır.Stratejik olarak çok önemli bir konumda olduğumuzu Ortadoğu coğrafyasında,birbirine düşman denilebilecek bir çok ülkeyle iyi ilişkiler kurabilmek sanıldığı kadar kolay bir iş değildir.

 

Dış politikadaki başarılarda öncelikle başbakanımız Recep Tayip Erdoğan,Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül,Dışişleri bakanımız Ali Babacan’ın büyük katkıları olmuştur.

 

Ancak her ne kadar dış politikada adımlar üçer,beşer ileriye doğru atılsa da içeride durum pek o kadar iç açıcı değil.

 

Artan ihracat rakamları her fırsatta dillendirilirken,ithalattan hiç bahsedilmemekte.AB’ye uyum paketleri ardı ardına çıkarılmakta,ancak demokratikleşme yolunda seçim kanununa dokunulmamakta.Milletvekilleri milletin değil,iktidarın vekilleri olmaya devam etmekte.Milletvekilleri ve üst düzey bürokratların maaşları kepçeyle verilirken,memura çay kaşığı reva görülmekte.Evleri altından alınan milletvekillerimize,kıyak emeklilik,dolgun maaşlar ve son model makam araçları verilmekte.

 

Halka hizmet için yapılan yatırımların altındaki seçim yatırımı zihniyeti devam etmekte.Dünya’nın en pahalı petrolü kullanılmaya devam etmekte.Dünya’nın en pahalı doğalgazı ve elektriği kullanılmaya devam etmekte.Piyasalardan para kaçmasın diye “Nereden buldun?” diye sormak yerine haraç keser gibi vergi alınmaya devam edilmekte.Hiçbir kamu kuruluşunda denetleme mekanizmaları çalışmamakta.

 

Devlet eliyle vatandaş,bankalar ve özel şirketler tarafından sömürülmekte.Millet borç batağına sürüklenirken yetkililer bu duruma seyirci kalmakta.Çiftçinin,esnafın,memurun giderleri yıldan yıla katlanmakta buna rağmen gelirlerinde bir artış olmamakta.Vatandaşını açlık sınırında yaşatan bir devlet buna karşı çözüm aramamakta.

 

Yapılan kömür yardımı,para yardımı vs yardımların arkasından siyasi hesaplar yapılmakta.Sadaka toplumuna doğru hızlı bir gidiş olmakta.Gerçek çözümler üretmek yerine mevcut olan çarpık düzenden faydalanılmaya çalışılmakta.

 

Ve en önemlisi iç politikada başbakanımızın inandırıcılığı ve samimiyeti günden güne erimektedir.

 

Devletimizdeki en büyük sorunların başında,gelir dağılımındaki adaletsizlik,şeffaf bir sistem oluşturulamaması,dürüst bir iç politika izlenememesi gelmekte.Ayrıca denetleme mekanizmalarının hiçbir şekilde çalıştırılmadığı,vergi sistemindeki çarpıklıkların iktidara geldikleri günden beri düzeltilmediği de gözlerden kaçmamaktadır.

 

Milletvekillerinin ve bakanların ne işe yaradığı da ayrı bir soru.Seçim bölgelerine sadece oy istemeye gelen milletvekilleri,iktidarın uşaklığını yapmaktan başka ne işe yarar?İç işleriyle ilgili olan bakanlar neden kendi konularındaki sorunlarla ilgilenmezler?

 

Dışişlerinde diyalog kanallarını sonuna kadar açan hükümet,içişlerinde bu kanalları neden hiç açmıyor?Bu milletin gerçek sorunlarıyla neden ilgilenmiyor?Artık oyun oynamayın,siyasi hesaplar yapmayın.Milletin gerçek sorunlarıyla ilgilenin.