« Önceki | Sonraki »

30/4/2009

Ruh Nedir?



























Ruh, bizi diğer canlılardan ayıran, insan olma özelliklerimizi içerisinde barındıran metafizik (fizik ötesi) bir enerji formudur. Ruh, insan bilincinin bir öğesidir. İnsan bilincini oluşturan diğer unsurlarla çift yönlü etkileşim halindedir. Ruh, fiziksel ortamdan elde ettiği bilgilerle metafizik bir hafıza olma özelliğinin yanında, sahip olduğu programı sayesinde fiziksel ortama müdahale edebilme özelliğine de sahiptir.


Derin düşünce, bilinçaltı, duygu, düşünce, fikir, yoğun olarak ruhun etkisi altındadır. İnsanın sahip olduğu hayal gücü, yaratıcılık, duygularımız, düşüncelerimizin çıkış kaynağı ruhtur. Ruh fiziksel ortamdan elde ettiği bilgileri hem depolar, hem de bu bilgileri kendi programıyla harmanlayarak bilinçaltımız, duygularımız ve düşüncelerimizle etkileşime sokar. Fiziksel ortamla sürekli etkileşim halindedir.

Bilinç, insan vücudunda beyinde yer alır. Ruh da insan bilincinin bir öğesi olduğundan o da beyinde yer alır. Ruhun insan vücuduna yerleşme süreci anne karnındaki bebeğin ilk kalp atışıyla başlar. Anne karnındaki ceninin ilk kalp atışları başladığında bu kalp atışları bir sinyal olarak metafizik ortama iletilir. Metafizik ortamda, bir bebeğin oluşma sürecinin başladığının bilgisi alındığında, ruhlar odasından bir ruh, iki melek eşliğinde fiziksel ortama salınır. Ceninin kalp atışlarından gelen sinyali takip eden melekler, ceninin beyin gelişimi başlamadan önce ruhu ceninin beynine yerleştirirler. Ceninin beyin gelişimi ruhuyla beraber olur.

Ruh ile beraber metafizik ortamdan fiziksel ortama gelen iki melek kişinin beyin ölümü gerçekleşene kadar kişinin sürekli yanında bulunurlar. Kişinin fiziksel olarak beyin ölümü gerçekleştiğinde, bilinci de kaybolacaktır. Bilinçle irtibatı kesilen ruhun artık evine dönme zamanı gelmiştir. Ruhu bedenden ayırma işlemini Azrail isimli bir melek gerçekleştirir.

Ruh insan bilincine ilk girdiğinde şekilsiz sade bir biçimdedir. Üzerinde sadece insan olma özelliklerini taşıyan bir program mevcuttur. Bu program sayesinde hem bilinç hem de beyin programlanır. Bilince yerleşen ruh, dna programındaki bilgileri çağırır ve üzerine kopyalar. Ruh bu işlemden sonra şekillenmeye başlar. Sahip olduğu insanın kişilik özelliklerini hafızasına kaydeder. İnsanın yaşantısı boyunca ruh şekillenmeye devam eder. İnsanın fiziksel olarak iki şeyden etkilenir. Dna programındaki kişilik özellikleri (kişisel program) ve yaşantısı boyunca algıladıkları yani çevresel faktörler. Çevresel faktörler sonucunda edindiğimiz huylarımız, kişisel programımıza kaydedilir. Kişisel programımızdaki bilgilerimiz ruhumuza aynen kopyalanır.

Ruhla beraber gelen iki meleğin ruha eşlik etmesinin yanında bir görevi daha vardır. İnsanın yaşantısı boyunca sergilediği davranışlarının kaydını tutmak. Aslında normal bir canlı için bu kaydın bir önemi yoktur. Ancak insana bir ayrıcalık olarak bahşedilen ruhun yetkileri ve üstünlükleri çok olmakla beraber, sorumlulukları da çoktur. Bu sorumluluk ruhun,Tanrı’nın bir parçası olmasından dolayıdır. Günlük hayatımızda bile bir kişinin yetkileri ne kadar çoksa o oranda sorumlukları da çoktur. Tanrı kendi özelliklerine sahip bir canlının kendisini utandırmasını istemez. O yüzden her devirde insanlara uyarıcılar (peygamberler) göndermiştir.

19/4/2009

Tarih, 14 Nisan 2009. Genelkurmay'ın Normallleşme Süreci Baş

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Harp Akademileri Komutanlığında bir konuşma yaptı. Bence bu konuşma tarihi bir konuşmaydı. Bu konuşmanın önemi, son zamanlarda sıkça eleştirdiğimiz Genelkurmay’ın zihniyet değişikliğinden ileri geliyordu. Genelkurmay artık, kendi özeleştirisini yapabilen, akılcı ve bilimsel yaklaşımlar sergileyebilen, Türkiye ve Dünya gerçeklerini görebilen ve bu gerçeklerin gerisinde kalmayan bir kurum olduğunu göstermeye ve anlatmaya başladı.

 

Son zamanlarda Genelkurmayı en sert şekilde eleştirenlerden biride bendim. Bu kurumda yaşanan akıl dışılığı, yozlaşmışlığı, geri kalmışlığı haklı olarak eleştirmiştim. Ancak bu açıklama ile içimde bir umut doğdu. TSK’daki bu değişim, daha doğrusu “normalleşme” umarın en tepeden en aşağıya kadar yaşanır.

 

Bazı çevreler bu konuşmayla ilgili yine eleştirel yaklaşımlar sergilediler. “Demokrasilerde ve gelişmiş toplumlarda asker konuşmaz” gibi ifadeler kullandılar. Evet, gelişmiş toplumlarda asker konuşmaz. Ancak bizim ülkemiz halen gelişmekte olan bir ülke ve Genelkurmay’ın bu zihniyet değişiklini kamuoyuna beyan etmesi son derece yerinde. Eğer Genelkurmay bu beyanı kamuoyu ile paylaşmamış olsaydı; bir çoğumuz Genelkurmay’ı eski beyanlarıyla hatırlayacak ve yanlış bir önyargıyla düşüncelerimiz şekillenecekti.

 

Konuşma epey uzundu. Kendimce önemli bulduğum noktaları aşağıya aynen alıntıladım. Ancak bu metnin kamuoyunda daha fazla analiz edilmesinin gerek askerler, gerekse siviller açısından daha faydalı olacağını düşünüyorum. Kısa bir süre önce istifasını istediğim İlker Başbuğ’a şimdi teşekkürlerimi sunuyorum. TSK, akılla beraber daha güçlü ve güvenilir bir kurum halini alacaktır.

 

“Silahlı kuvvetlerin halkın vergisiyle oluşturulduğu da unutulmamalıdır.”

 

“Türk Silahlı Kuvvetleri “millete hizmet etmek” ortak amacı için vardır.”

 

“…bu asker, Türk milletinin bizatihi kendisidir. Aynı hassasiyetlere sahiptir. Kim ne derse desin, Türk milletinin ordusu halktır, halktandır, halk içindir.”

 

“Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Türkiye halkına, Türk milleti denir.Bu tanımda da görüleceği gibi, “Türk milleti” tanımlamasındaki “Türk” sözcüğü bir sıfat olarak değil, değişik unsurların hepsine verilen ortak bir isim olarak kullanılmıştır.”

 

“Entegrasyon, kişilerin, aidiyet duygusu hissettikleri ikincil kültürel kimliklerini engellemeden, üst/ortak Türk kimliklerini muhafaza etmelerini sağlamaktır. Entegrasyon, farklılıkları kabullenmek, ancak farklı olanların uyum içinde yaşamalarını sağlamaktır.”

 

“ Modern ulus-devlet anlayışı ve liberal demokrasi, bireysel özgürlüklerin önünü kapatmaz. Aksine modern ulus-devlet, bireysel kültürel özgürlükleri genişletir, kalitesini artırır. Kültürel alanda bireysel özgürlüklerin önünün açılması, etnik kimliği güçlendirecek bir unsur olarak değil, aksine vatandaşların bireysel özgürlük alanını, yaşam kalitesini ve ülkelerine olan sadakatlerini güçlendirici bir unsur olarak görülmelidir.”

 

“Bu açıdan devletimiz, tüm yurttaşlarına olduğu gibi özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşamakta olan Kürt ve Zaza kökenli vatandaşlarımıza “daha müreffeh bir yaşam”, “fırsat eşitliğinden daha fazla yararlanabilme” ve “kendilerini her alanda geliştirebilme” imkanlarını sağlamak zorundadır. Ayrıca, bu yurttaşlarımızın “mağduriyete uğradıkları şeklindeki algılarının” düzeltilmesi ve değiştirilmesi gerekmektedir. Bu, devletin asli görevidir.”

 

“Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer konu da terörist ile masum bölge halkının karıştırılmamasıdır. Terör olaylarının yaşandığı bölgelerde, toplumun bütününü potansiyel terörist olarak görmek ve düşünmek, terörle mücadelede yapılabilecek en büyük hatadır.”

 

“Terörist de neticede insandır. Bölücü Terör Örgütüne katılanların, Örgüte neden katıldıklarının tespiti ve bu katılımları engellemek için gerekli tedbirlerin devlet tarafından alınması terörle mücadelede önemli hususlardandır.”

 

“Türk Silahlı Kuvvetleri bu vazife ve sorumluluğunu 1984 yılından beri, azimle, kararlılıkla ve başarı ile sürdürmektedir. Bu uğurda bugüne kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinin vermiş olduğu şehit sayısı; 4970'tir. Kararlılıkla ve başarı ile sürdürülen bu mücadele neticesinde, Örgüt stratejik savunma aşamasında kalmış, bugüne kadar hiçbir zaman yurt içindeki bir bölgede sürekli denetimi sağlayamamış, dağ kadrosunu denge aşamasına geçirebilecek nitelik ve sayıya ulaştıramamış ve bugüne kadar da 40.000'e yakın personelini kaybetmiştir.”

 

“Laiklik, Türkiye'de sadece dinle devlet işlerini birbirinden ayırmamış, egemenlik sorununu da çözmüştür. Egemenliğin kutsallığa yani hilafete değil de millete ait olması, laikliği belirleyen ana ilkedir.”

 

“…Silahlı Kuvvetler hiçbir dönemde dine karşı olmamıştır. Bizim karşı olduğumuz husus siyasi ve kişisel amaç ve çıkarlar için; dinin ve dinî duyguların alet edilmesidir, araç olarak kullanılmasıdır.”

 

“ Ufku geniş, düşünme becerileri gelişmiş, sorgulayabilen, yaratıcı zekaya sahip, lider ve aynı zamanda yöneticilik niteliklerini kazanmış komutanların yetiştirilmesi, hiç şüphesiz geleceğin inisiyatifimizle şekillendirilmesine büyük katkı sağlayacaktır. Bu nedenle günlük sorunlara, olağan (rutin) işlere takılıp kalmamalısınız. Çünkü, geleceği sizden sonraki kuşakların sorunu olarak görme lüksünüz yok.

 

Bugün alacağınız kararlar, yapacağınız çalışmalar ve tohumlarını atacağınız projeler, yarınlarımızın şekillenmesine katkı sağlayacaktır. Onun için sizler; bilim ve aklın her çağa uyum sağlayan dinamik yapısı içinde kendinizi sürekli yenilemelisiniz. Bunu yaparken öncelikle Ebedi Başkomutanımız ATATÜRK'ün entelektüel düşünce yapısına, nelerin etki ettiğini iyi incelemelisiniz.”

 

“Atatürkçü Düşünce Sistemi, ne yapılmasını anlatan bir ideoloji değildir. Akıla ve bilime dayanarak nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür.”

 

“Ebedi Başkomutanımız ATATÜRK'ün, Afyonkarahisar Kolordu Dairesinde subaylara hitaben yaptığı konuşmada ifade ettiği gibi, konumumuz gereği üzerimize düşen vazifeyi yerine getirmek adına fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetinde olduğumuzun bilincindeyiz.”

2/4/2009

Küresel Kriz: Serbest Piyasa Ekonomisi Çöktü mü?

ABD’den yayılan kriz dalgası kısa sürede tüm Dünya’yı etkiledi. Tüm ülkeler krize karşı çareler aramaya başladılar. Ülke liderleri krizden çıkış için birlik olma çağrıları yapar oldular. Ne krizmiş ki birbirine düşman ülkeler bile birden dost oluverdiler. Kriz ülke ayırt etmedi.

 

Serbest piyasa ekonomisinin güvenilirliği de tartışmaya açıldı. Batan bankalar, şirketler devlet tarafından satın alınarak kurtarıldı. Özelleştirme mi? Devletleştirme mi? Tartışmaları başladı. Ben,batan bankaların veya batan şirketlerin kurtarılmalarına karşıyım. Batan bankaların veya şirketlerin zararları vatandaşların ödediği vergilerle kurtarılmamalı. Zaten “küresel kriz” denen üçkağıt ekonomisinin bir sonucudur.

 

Üçkağıt ekonomisi ne demektir? Üçkağıt ekonomisi denetimsiz veya kısmi denetimli serbest piyasa ekonomisidir. Aslında Dünya üzerindeki en iyi model serbest piyasa modelidir. Ancak bu piyasa devlet tarafından güzel bir şekilde denetlenmelidir.

 

Üçkağıt ekonomisinin diğer bir anlamı da “üretime dayalı olmayan” dır. Batı, bir süredir bonoyla, tahville, faizle, borsayla oturduğu yerden para kazanma yoluna gitmişti. Yani karşılığı olmayan bir değer üretmişti. Para’nın karşılığında ne üretilen bir şey ne de emek vardı. Karşılığı olmayan bu sistem çöktü.

 

Üçkağıt ekonomilerinde paranın kaynağı sorulmaz. Yeter ki kendisi olsun. Bizim ülkemizde böyle bir ülke. Para gelsin de nereden gelirse gelsin. Yeter ki para gelsin. Dünya dibe vurdu. Ülke olarak bizde artık kendimizi kandırmaktan vazgeçip acı reçeteyi önümüze koymalıyız. Şimdi tam zamanıdır. Gerekçe bol miktarda var. Devletimiz, hükümetimiz bu üçkağıt ekonomisinden vazgeçip borcumuzu vatandaşın önüne koysun. Vatandaşta kafayı yemesin bu bir türlü düzelmeyen ekonomi yüzünden.

 

Nereden buldun diye soracaksın. Denetleme mekanizmalarını çalıştıracaksın. Türkiye Cumhuriyeti devletinde “DENETLEME” diye bir şey yok. Sihirli kelimemiz bu “denetleme”.

 

“Borç yiğidin kamçısıdır” demekle olmaz bu iş. “Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür” demekle olur. Ekonomik olarak herkes kendi kendine yetebilmeli. Her yıl milyarlarca dolar faiz vermemeli dışarıya bu ülke insanları. Gerekirse yatırımları durdur, çalışanların, memurların maaşını yarıya indir. Kdv’leri, ötv’leri indir. Türk milleti artık üçkağıtçı, milletini sömüren, güven vermeyen bir devlet istemiyor. Millet, devlete vergi ödüyor, ödediği vergilerin nerelere gittiğini bilmiyor. Şeffaf olacaksın. Kim ödüyor bu devletin borcunu? Millet ödüyor. O zaman milletin vergilerini nereye harcıyorsan, bunu söyleyeceksin.

 

Her şeyi bırakın bir kenara. Devlet artık milletin başını bankalara, özel şirketlere tutmayı bıraksın. Yasal düzenlemeler yapılabilir bu konuda. Devlet ne için vardır. Milletinin refahı ve huzuru için. Amaç budur. Ben borcumu bilmek istiyorum. Ne zamana kadar ne kadar borç ödeyeceğim bilmek istiyorum. Ben borcumu en kısa sürede ödemek istiyorum. Ben borç içinde sefil bir hayat sürmek istemiyorum.

 

Düzeltmek için 3yıl mı, 5 yıl mı? Ne kadar sürer bana söyle. Sayın başbakanım, tablo ne kadar acı olursa olsun. Gizli saklı bir şeyleri düzeltmeye çalışmayın. Her şey her geçen gün kötüye gidiyor ve siz çözümden hızla uzaklaşıyorsunuz. Üçkağıt ekonomisiyle bu milletin 20-30 yılını heba etmeyin. Üçkağıt ekonomileri her zaman çökmeye mahkumdur. Denetleyin, dürüst olun, şeffaf olun.

24/3/2009

Türkiye'nin Kurtuluşu İçin Türk Milletine Öğütler

29 mart 2009 yerel seçimlerine az bir zaman kaldı. Hemen hemen her yerde siyaset konuşuluyor. İnsanlar kahvehanelerde, iş yerlerinde, evlerde kendi hallerinden ve ülkenin gidişatından yana şikayet eden tartışmalar yapıyorlar. Sorsan hiç kimse halden memnun değil. Ne kendi halinden ne de ülkenin halinden. Peki Çözüm nedir?

 

Çözüm yok! Ben herkese bu soruyu soruyorum. Çözüm nedir? Bunu kimse bilmiyor. Bazıları kendine göre çözüm önerileri sunuyorlar. Ancak önerilenler çözüm mü yoksa daha büyük sorun mu belli değil. Herkes gözünü kapatmış karşı tarafa saldırıyor. Yapıcı eleştiri yok. Eleştiriler hep yıkıcı. Hep kavga ediyoruz. Medeni insanlar gibi kendi halimiz ve ülke için çözüm arayan maalesef çok az. Aslına bakarsanız işin kolayına kaçıyoruz. Gözünü kapat ve eleştir. Elimizi taşın altına koymuyoruz. Aslında bizler kendimizi kandırıyoruz.

 

Ben bu tabloya baktım ve Türk milleti için bir reçete çıkarttım. Aslında yapacağımız şey çokta zor değil. Bir insan önce kendinden sorumludur, sonra ailesinden, sonra da çevresinden. Biz çevresel sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Çevremize karşı duyarlı değiliz. Herkes kendi çevresinde olup bitenlere karşı duyarlı olsa sorunların çözümü için ilk adımı atmış oluruz.

 

Çevremize karşı duyarlı olacağız. Nasıl yapacağız bu işi. Yalan söylemeyeceğiz. Başkalarının haklarını çiğnemeyeceğiz. Çok basit bir örnek, İş Bankasına gittiğinizde sıra bileti alırsınız. Ama bir çoğumuz birden fazla numara alır. Farklı işlemler için 2-3 numara alırız. Uyanıklık yaparız. Uyanığız ya biz.

 

Hiç kimse herhangi bir işi için rüşvet vermeyecek. Eğer kendi işim olsun, yada daha çabuk olsun diye, birilerine rüşvet verirseniz kendinizi kandırmış olursunuz. Siz 10 TL verirsiniz işiniz olur. Rüşveti alan 10 kişiden 100 TL toplar. Onu üstü 1000 TL toplar. Yolsuzluklar böylece yukarıya doğru gider. Bir bakmışsınız devlete verdiğiniz vergileri birileri afiyetle yiyor. Siz 10 TL’ye işimi hallettim sanırsınız. Aslında zarar daha büyüktür. Rüşvet konusunda toplumsal bir duyarlılık şarttır. Eğer bu duyarlılığı göstermezseniz, daha çok sürünürüz.

 

Toplumsal bölünmüşlük bizim en temel sorunlarımızdan biri. En basit konularda bile akrabalarımızla, komşularımızla, hatta aynı köyde yaşayanlar bile çok kolay fikirsel ayrılıklara düşebiliyor. Bölünmeye meyilli bir toplumuz. Herkes yaşadığı çevrenin kalkınması için el birliği ile çalışırsa yine sorunlarımızın üstesinden gelebilmek için bir adım atmış oluruz. Eskiden bazı köylerde Adalet parti ile Halkçı partililerin kahvehaneleri ayrıymış. Bugün o insanlar “ne kadar cahilmişiz” diyorlar.

 

Anahtar kelimemiz “duyarlılık”. Herkes çevresine karşı duyarlı olacak. Dürüst olacak. Alavere dalavere yapmayacak. Bazılarımız Türk milleti için şöyle keskin bir özeleştiri yapar. “Biz Türk Milleti olarak bir iş yapacağımız zaman önce o işin üçkağıt yolunu ararız.” Katılan katılır, katılmayan katılmaz. Bizi yönetenlerde de suçlar vardır diyeceksiniz. Ancak bir şeyleri düzeltmeye önce kendimizden başlamalıyız.

 

Hemen hemen herkes, hükümetin politikaları hakkında eleştirel yaklaşımlar sergiler. Ancak bu eleştiriler genelde havada kalır. Çünkü ne konuşulan konu ne konuşulan kişi sorun çözmeye muktedir değildir. Bizler sorunları çözmeye önce çevremizden başlamalıyız. Elimizin uzanamayacağı konular hakkındaki eleştirilerimiz hep havada kalıyor. Çözüm için faaliyet göstermeliyiz.

 

Vatandaş olarak “ben ne yapabilirim” diyeceksin. Yapacağınız şey basit. Yanlış olduğunu düşündüğünüz şeylere müdahale edeceksiniz. Siz yapamıyorsanız temsilcileriniz bunu yapacak. Kimler onlar? 29 martta seçeceğiniz muhtarlar, il genel meclis üyeleri, belediye başkanları. Onlar sizin temsilcileriniz. Hatta kaymakamlarınız, valileriniz. Herkes görevini layıkıyla yerine getirecek. Devletimizden ve hükümetimizden beklentilerimiz hep olacak. Bazı şeylere baktığınızda 10 yıllar boyunca bir değişiklik olmadığını görüyorsunuz. Artık bir şeyleri değiştirme vaktidir.

 

Bırakın artık, kahvehane köşelerinde memleketi kurtarmayı, lafla memleket kurtulmuyor. Siz önce çevrenizi kurtarın. Herkes kendi çevresini temizlerse, rüşvetçilerden, üçkağıtçılardan, dalaverecilerden ve dürüst davranırsa herkes. Zaten sonrası daha kolay olacaktır.

 

İlk adımımız “toplumsal duyarlılık”. Kavga etmeden, kardeşçe. Kısır tartışmalar bu ülkeye hiçbir şey kazandırmadı. Birlik olacağız. Sonra ne bizi özel şirketler soyabilir. Ne bankalar soyabilir. Ne de devlet içinde ki üçkağıtçılar.

18/2/2009

Dünya'nın Yaratılışı (Kuran'a Dayalı Anlatım)

{2} Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız. O, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah'a ortaklar koşmayın. [Bakara 21-22]

 

{76} İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti. Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. [İnsan 1-2]

 

{11} O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş'ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken "Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz" desen, inkarcılar "Mutlaka bu apaçık bir büyüdür" derler. [Hud 7]

 

{21} İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler yollar meydana getirdik. Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah'ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler. [Enbiya 30-31-32-33]

 

{41} De ki: "Siz mi yeri iki günde (iki evrede) yaratanı inkâr ediyor ve O'na ortaklar koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir."O, dört gün içinde (dört evrede), yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti.Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, "İsteyerek veya istemeyerek gelin" dedi. İkisi de, "İsteyerek geldik" dediler.Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini bildirdi. En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah'ın takdiridir. [Fussilet 9-10-11-12]

 

{15} Yeri de yaydık, ona sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü (bir biçimde) her şeyi bitirdik. Orada hem sizin için, hem de sizin rızık vermediğiniz kimseler için geçimlikler meydana getirdik. Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz. Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderip yukarıdan su indirerek sizi onunla suladık. Onu toplayıp depolayan da siz değilsiniz. [Hicr 19-20-21-22]

 

{50} Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik. [Kaf 7]

 

{79} (Ey inkarcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah kurmuştur. Onu yükseltmiş ve ona düzen ve âhenk vermiştir. O göğün gecesini karanlık yaptı, ışığını da çıkardı. Ardından yeri düzenleyip döşedi. Ondan suyunu ve merasını çıkardı. Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi. Bunları sizin için ve hayvanlarınız için bir yarar kaynağı yaptı. [Naziat 27-28-29-30-31-32-33]

 

{13} Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra Arş'a kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür, âyetleri ayrı ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.O, yeri yayıp döşeyen, orada dağlar, nehirler meydana getiren, orada her türlü meyveden (erkekli-dişili) iki eş yaratandır. O geceyi gündüze bürüyor. Şüphesiz bunlarda, düşünen bir kavim için (Allah'ın varlığını gösteren) deliller vardır.Yeryüzünde birbirine komşu kara parçaları, üzüm bağları, ekinler; bir kökten çıkan çok gövdeli ve tek gövdeli hurma ağaçları vardır ki hepsi aynı su ile sulanır. Ama biz ürünleri konusunda bir kısmını bir kısmına üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için (Allah'ın varlığını gösteren) deliller vardır. [Rad 2-3-4]

 

{31} Allah gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik. [Lokman 10]

 

 

Yukarıda Dünya’nın yaratılışıyla ilgili bazı ayetler verdim. Aslında bu ayetler Dünya’nın yaratılmasıyla ilgi değil, Dünya’nın düzenlenmesiyle ilgilidir. Yakın bir zamana kadar yukarıdaki ayetler Dünya’nın hatta evrenin yaratılmasıyla ilgili olarak bazı çevrelerce referans olarak gösteriliyordu. Aslında durumun hiçte öyle olmadığını ayetleri analiz ederek hep birlikte göreceğiz.

 

{2} numaralı ayette “sizi ve sizden öncekileri yaratan” ifadesi geçiyor. Buradan bizden önce de yaratılmış varlıkların olduğunu anlıyoruz. Ancak bu yaratılanlar suda mı yaşıyordu, karada mı yaşıyordu orası belli değil. {76} numaralı ayette “insan anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti” diyor. İnsanoğlu henüz ortada yokken yeryüzünde uzun bir zaman geçti. Bu ayetlerde anlatılanlara baktığımızda aslında Dünya’nın önceden yaratılmış, Dünya’da bizden önce yaşayan canlıların varolmuş olduğunu anlıyoruz. Burada Dünya’nın yoktan var edildiği gibi bir durum yoktur. Devam edelim.

 

{11} numaralı ayette “henüz arşı su üstündeyken” diyor. {21} numaralı ayette “göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı, gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık” ifadeleri geçiyor. “Arş” kelimesi göğün en yükseği anlamında kullanılır. Göğün en yükseği su üstündeyken, gökleri ve yeri ayırıyorsa demek ki, o zamanki “gök” şimdikinden daha alçaktı. {41} numaralı ayette “sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne isteyerek veya istemeyerek gelin dedi.” ifadesi geçiyor. {13} numaralı ayette “Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten”  ifadesi geçiyor. {79} numaralı ayette “göğü yükseltmiş, ona düzen ve ahenk vermiştir.” diyor. Şimdi gökle ilgili bütün bu bilgileri toparlayalım. Gökyüzü, yeryüzüyle bitişikmiş gibi alçaktı ve duman gibi görünüyordu. Allah bu gökyüzünü yükseltti, onu düzenledi ve korunmuş bir tavan yaptı. Burada da Dünya’nın yaratılması ile ilgili bir anlatım yok. Burada göğün düzenlenmesi durumu söz konusu.

 

{41} numaralı ayette “göğe ve yeryüzüne isteyerek veya istemeyerek gelin” ifadesi geçiyor. {15} ve {50} numaralı ayetlerde “yeri yaydık, sabit dağlar yerleştirdik, ölçülü biçimde her türden bitkiler bitirdik” ifadeleri geçiyor. {31} numaralı ayette “yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi” diyor. Yeri yaymak ne demektir? Yeryüzü ile ilgi farklı ifadeler var Kuran’da. Yerin bir yere çağırılması ve yayılmasından kara parçalarının hareket ettirilerek düzenlenmesini anlayabiliriz. Kıtalar birbirine çarptırılarak sabit yüksek dağlar meydana getirilebilir. Sabit dağlar oluşturma gerekçesini de “insanların sarsılmaması” olarak açıklıyor. Sarsılma nasıl olur, ya Dünya’nın düzensiz hareketleriyle yada volkanik faaliyetlerle. Yada her ikisi birden. Dünya’nın en yüksek dağları olan Himalaya’ların da Şimdiki Hindistan’ın Asya kıtasının güneyine çarpması sonucu oluştuğu düşünülüyor.

 

Peki bütün bu işlemler ne kadar sürdü? Yerle göğün ayrılması, yerin düzenlenmesi, göğün düzenlenmesi. Hepsi 6 gün sürdü. 4 gün yerin düzenlenmesi, 2 günde göğün düzenlenmesi. {41} numaralı ayette Allah bunu açıkça dile getiriyor. [Fussilet 9-12] Bazı çevreler Allah katında 1 günün bize göre 1000 yıl sürdüğünü dile getirerek bu 6 günün aslında 6000 yıl olabileceğini söylüyorlar. Ben bu görüşe katılmıyorum. Tanrı böyle bir bilgi için dolaylı ifadeler kullanmaz. Direk ölçü verir. O bakımdan 1000 yıl yorumları, (parantez içi) yorumları bana göre yanlıştır. Nasıl ki “biz insanı çamurdan yarattık” diyorsa, bu konuda da 6 günü referans almak durumundayız. Kuranı bilime uydurma çabası içinde olanlar da bu konuda yanılgıya düşmesinler. 6000 yıl karaların hareketi, gökyüzünün oluşumu ve bitkilerin oluşumu için makul bir rakam olarak görünebilir. Ancak, sabit dağların yaratılabilmesi için o kara parçalarının ne kadar büyük bir hızla birbirine çarptırılması gerektiğini düşünürseniz. Yeryüzünün gerçek 4 günde nasıl oluşmuş olabileceğini anlarsınız.

 

Diğer bir nokta düzenlenmenin sıralaması. Düzenleme,yeryüzünün yayılmasıyla başlıyor. Yani kara parçalarının hareket ettirilmesi. Sonrasında dağlar oluşturuluyor. Canlılık ortaya çıkarılıyor. Bitkilerin ortaya çıkarılması. En son gökyüzü düzenleniyor. Neden? Çünkü yeni yaratılanlar için mevcut atmosfer uygun değil de ondan. 4 günde yaratılanların yaşama devam edebilmeleri için uygun atmosferik koşulların oluşması gerekir ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı yeryüzünün korunması gerekir. Yani yeryüzündeki oluşumlara göre bir atmosfer düzenlemesi yapılıyor. Bunun ne kadar önemli olduğunu ozon tabakamızdaki delikten herkes anlayabiliyor sanırım. Küresel ısınma konuları hani.

 

Toplam 6 gün süren bu oluşumların, gerçek 6 dünya günü olmasının bir nedeni daha var. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki dengeler birbirine fazlasıyla bağımlı. Bütün işlemler ince bir ayara bağlı olarak yürüyor. Eğer bu dengeler doğal yollarla oluşmuş olsaydı ya da uzun bir sürecin sonucunda oluşmuş olsaydı, kurulan bu dengelerin biraz bozulması halinde canlılık şimdiki gibi tehlikeye girmezdi. O yüzden Dünyamızın dengeleriyle fazla oynamayalım.

 

Sonuç olarak; yukarıda verdiğim Kuran’da geçen ayetler Dünya’nın yaratılmasıyla değil, Dünya’nın düzenlenmesiyle ilgilidir. Allah, yeryüzünde canlılığın yada  insanın oluşumu için belli bir süreç içinde Dünya’daki fiziksel ortama müdahale etmiş, insanın ortaya çıkış şartlarını uygun hale getirmiştir.